Altmışından Sonra Gelen Aşk: Bir Gece Duyduğum O Konuşma
“Ne demek şimdi bu, Halil? Kimle konuşuyorsun gecenin bu saatinde?” diye fısıldadım, kapının aralığından sızan ışıkta titreyen gölgeme bakarak. Kalbim göğsümde öyle hızlı çarpıyordu ki, sanki yıllardır unuttuğum gençlik heyecanı değil, ölümcül bir korku sarmıştı içimi. Halil’in sesi salondan boğuk ve alçak geliyordu, kelimeleri seçemiyordum ama bir kadın adı duydum: “Sevim.”
O an, altmış iki yaşımda, yeniden bulduğum huzurun ve aşkın üzerine kara bir bulut çöktü. Yıllar önce eşimi kaybetmiş, çocuklarım kendi hayatlarına dalınca yalnızlığın ne demek olduğunu iliklerime kadar hissetmiştim. Sonra Halil’le tanıştım; komşumuzun akrabasıydı, duldu o da. Çay bahçesinde başlayan sohbetlerimiz kısa sürede dostluğa, sonra da bir tür ortaklığa dönüştü. Birlikte pazara gitmek, akşamları televizyon karşısında çay içmek, eski Türk filmlerine gülmek… Hayatımın sonbaharında yeniden çiçek açtığımı hissetmiştim.
Ama o gece… O gece her şey değişti. Halil’in konuşması bitince salona girdim. O, telefonunu hemen cebine attı, yüzünde suçlulukla karışık bir şaşkınlık vardı.
“Kimdi arayan?” dedim, sesim titriyordu.
“Hiç… Eski bir arkadaş,” dedi, gözlerini kaçırarak.
Yalan söylediğini anlamak için kahin olmaya gerek yoktu. O an içimde bir şeyler koptu. Gece boyunca uyuyamadım; tavanı izlerken geçmişte yaşadığım tüm yalnızlıklar, tüm korkular geri döndü. Sabah olunca Halil’e kahvaltı hazırladım ama içimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. O ise her zamanki gibi davranmaya çalıştı; ama ben biliyordum ki aramızda görünmez bir duvar örülmüştü.
O gün çocuklarımı aradım. Kızım Elif hemen geldi. Yüzümdeki hüznü görünce endişelendi.
“Anne, ne oldu? Halil Bey bir şey mi yaptı?”
Bir an sustum. Kızımın gözlerinde annesini koruma isteğini gördüm ama aynı zamanda büyümüş, kendi ailesini kurmuş bir kadının yorgunluğunu da…
“Elif,” dedim, “insan altmışından sonra da aldatılır mı?”
Kızım şaşırdı, gözleri doldu. “Anne… Belki yanlış anlamışsındır. Babanı kaybettikten sonra çok yalnız kaldın. Halil Bey sana iyi geldi diye düşünüyorduk.”
Haklıydı. Yalnızlık insanı öyle bir sarıyor ki, bazen en küçük sıcaklık bile kocaman bir sevgiye dönüşüyor. Ama şimdi içimdeki güven sarsılmıştı.
O gün Halil’le konuşmaya karar verdim. Akşam yemeğinde sofraya iki tabak koydum; ama ikimiz de lokmalarımızı çiğneyemedik.
“Halil,” dedim, “dün geceki konuşmayı duydum.”
Bir an sustu, sonra başını eğdi.
“Sevim eski eşim,” dedi sessizce. “Onunla yıllar önce ayrıldık ama hasta olduğunu öğrendim. Arada hâlini hatırını soruyorum.”
İçimde bir rahatlama oldu mu? Hayır. Çünkü bana söylememişti. Çünkü gecenin bir yarısı gizli gizli konuşmuştu.
“Bana neden anlatmadın?” dedim.
“Senin üzülmeni istemedim,” dedi. “Geçmişte kaldı sanıyordum ama… İnsan yaşlandıkça geçmişiyle daha çok yüzleşiyor.”
O an Halil’in gözlerinde yılların yorgunluğunu gördüm. Belki de ona haksızlık ediyordum; belki de yalnızca geçmişin gölgesiydi aramıza giren… Ama güven kırılmıştı bir kere.
Günler geçti. Halil bana daha çok yaklaşmaya çalıştı; birlikte yürüyüşlere çıktık, torunlarımızı parka götürdük. Ama ben her gece o konuşmayı düşündüm. İçimdeki huzur gitmişti.
Bir akşamüstü Elif’le balkonda otururken konu yine açıldı.
“Anne,” dedi Elif, “bazen insanlar geçmişlerini tamamen geride bırakamazlar. Sen de babamı hiç unutmadın mesela.”
Haklıydı. Ben de her bayram mezarına gidip dua ediyordum; eski fotoğraflara bakıp ağladığım geceler oluyordu hâlâ.
Ama insan yaşlandıkça daha mı kırılgan oluyor? Yoksa güven duygusu yaşla birlikte mi azalıyor?
Bir gün Halil’in telefonu yine çaldı. Bu kez yanındaydım; bana döndü ve “Sevim arıyor,” dedi açıkça.
Telefonu açtı, hoparlörü açtı: “Sevim, nasılsın? Yanımda Hatice var.”
Kadının sesi yorgun ve kırıktı: “Halil, sana zahmet oldu… Sadece iyi misin diye soracaktım.”
O an içimdeki düğüm biraz çözüldü. Belki de Halil’in geçmişiyle barışmasına izin vermeliydim; belki de yaşlılıkta aşk demek, biraz da geçmişin yükünü paylaşmak demekti.
Ama yine de içimde bir korku vardı: Ya bir gün ben de unutulursam? Ya bir gün Halil’in kalbinde sadece geçmişin gölgesi kalırsa?
O gece yatağa uzandığımda kendi kendime sordum: “İnsan altmışından sonra da güvenmeyi öğrenebilir mi? Yoksa yaşlandıkça kalbimizdeki yaralar hiç kapanmaz mı?”
Siz ne düşünüyorsunuz? Yaşlılıkta aşk gerçekten mümkün mü, yoksa geçmişin gölgesi hep aramızda mı kalır?