“Beni Neden Çağırmadınız?”: Bir Gelinin Sessiz Çığlığı

“Beni neden çağırmadınız?”

Telefonun ucunda kayınvalidem, sesi titrek ve kırgın. O an, içimde bir şeyler çatırdadı. Elimdeki çay bardağına öylece bakakaldım. Gözümün önünde, dün akşamki neşeli masa: Annem, babam, kuzenlerim, çocuklar… Eşim Murat’la birlikte köye gitmiştik, teyzemin doğum günüydü. Mangalda etler, çocukların kahkahası, eski günlerden konuşmalar… Her şey çok güzeldi. Ama şimdi, kayınvalidemin sesiyle o huzur paramparça oldu.

“Fatma Hanım, vallahi aklımıza gelmedi. Zaten aile arasında küçük bir kutlamaydı,” dedim, sesim titreyerek. Ama biliyorum, bu açıklama onu tatmin etmeyecek. O an Murat’a baktım; gözleriyle bana ‘idare et’ der gibi işaret etti. Ama ben idare etmekten yoruldum.

Kayınvalidem Fatma Hanım’ın sesi yükseldi: “Ben aileden sayılmıyor muyum? Her şeye çağırırsınız, buna gelince yokum! Benim oğlumun karısı oldun ama beni hep dışarıda bırakıyorsun!”

Bir an sustum. İçimde bir suçluluk dalgası yükseldi. Gerçekten de onu davet etmemiştik. Ama bu bizim ailemizin küçücük bir kutlamasıydı. Her seferinde Fatma Hanım’ı davet etmek zorunda mıyım? Annem bile bazen ‘Fatma Hanım da gelsin mi?’ diye soruyor, ben de hep arada kalıyorum.

Telefonu kapattıktan sonra Murat’a döndüm: “Bak yine ben suçlu oldum! Ne yapsam yaranamıyorum.”

Murat omuz silkti: “Annem işte, aldırma. Birazdan geçer.”

Ama geçmiyor. Her seferinde içimde bir yumru kalıyor. Fatma Hanım’ın gönlünü almak için ertesi gün aradım. “Anneciğim, gönlünü kırmak istemedim vallahi. Bir dahaki sefere birlikte gideriz,” dedim.

Ama sesi buz gibi: “Gerek yok kızım. Siz kendi ailenizle mutlu olun.”

O an gözlerim doldu. Ben ne zaman kendi ailemle vakit geçirsem suçlu hissediyorum. Sanki Murat’ın ailesine ihanet ediyormuşum gibi…

Bir hafta boyunca Fatma Hanım’dan ne bir telefon ne de mesaj geldi. Evin içinde sessiz bir gerginlik dolaşıyor. Murat akşamları televizyonun sesini açıyor, ben ise mutfakta tabakları gereğinden fazla sert yıkıyorum.

Bir akşam annem aradı: “Kızım, Fatma Hanım bana biraz kırgın gibi geldi telefonda. Bir şey mi oldu?”

İçimi dökmek istedim ama annemi de üzmek istemedim. “Yok anneciğim, biraz alınganlık yaptı herhalde.”

Ama annem de biliyor; bu meseleler kolay kolay geçmiyor.

Bir pazar günü Fatma Hanım’ı kahvaltıya çağırdık. Masada sessizce oturuyor, yüzü asık. Murat konuyu değiştirmeye çalışıyor:

“Anne, geçen hafta köyde ne güzel hava vardı! Keşke sen de gelseydin.”

Fatma Hanım kaşlarını kaldırdı: “Çağrılmadığım yere gitmem oğlum.”

O an Murat bana baktı, ben ona… İçimde bir öfke kabardı.

“Anneciğim,” dedim sakin olmaya çalışarak, “inanın sizi kırmak istemedim. Sadece aile arasında küçük bir kutlamaydı.”

Fatma Hanım gözlerini bana dikti: “Ben de senin ailen değil miyim? Oğlumu aldın, şimdi beni dışarıda bırakıyorsun.”

Birden gözlerim doldu. Masadan kalkıp mutfağa gittim. Arkadan Murat geldi:

“Ne yapalım? Annem böyle işte…”

“Ben ne yaparsam yapayım yaranamıyorum Murat! Kendi ailemle vakit geçirsem suçluyum, senin anneni çağırmasam suçluyum… Hep ben mi fedakarlık yapacağım?”

Murat sustu. O da arada kalmıştı ama bunu hiç dile getirmiyordu.

O gece uyuyamadım. Kafamda binbir düşünce… Ben evlenirken iki aileyi de mutlu edebileceğimi sanmıştım. Ama şimdi iki ateş arasında kalmış gibiyim.

Ertesi gün iş yerinde bile aklımda bu mesele vardı. Arkadaşım Zeynep’e anlattım:

“Zeynep, kayınvalidem bana küstü yine. Ne yapsam yaranamıyorum.”

Zeynep güldü: “Klasik Türk ailesi! Bizde de aynı dertler var. Ama bak, kendini suçlama. Herkesin bir sınırı olmalı.”

Ama ben sınır koymayı bilmiyorum ki… Hep uzlaşmaya çalışıyorum, hep gönül almaya…

Bir akşam Murat’la tartıştık:

“Murat, sen neden hiç arada kalmıyorsun? Hep ben mi idare edeceğim?”

Murat başını eğdi: “Ben annemi üzmek istemiyorum.”

“Peki ya ben? Ben üzülünce kimse umursamıyor mu?”

O an Murat’ın gözleri doldu. İlk defa onu böyle gördüm.

“Biliyorum zor,” dedi sessizce. “Ama annem yalnız kaldı babamdan sonra… Sana çok alıştı, seni de kızı gibi görüyor.”

Bir an durdum. Evet, Fatma Hanım yalnızdı; kayınpederim vefat edeli iki yıl olmuştu. Belki de bu yüzden bu kadar hassas davranıyordu.

Ama ben de yalnızdım bazen… Kendi duygularımı kimse görmüyordu.

Bir gün cesaretimi topladım ve Fatma Hanım’ı aradım:

“Anneciğim, sizinle konuşmak istiyorum.”

Evine gittim; çay demlemişti ama yüzü hala asıktı.

“Anneciğim,” dedim gözlerinin içine bakarak, “ben sizi gerçekten çok seviyorum ve ailenin bir parçası olarak görüyorum. Ama bazen kendi ailemle de vakit geçirmek istiyorum. Lütfen beni anlamaya çalışın.”

Fatma Hanım sustu uzun süre… Sonra gözleri doldu:

“Kızım, ben de seni çok seviyorum ama oğlumdan sonra tek dayanağım sensin. Bazen kendimi dışlanmış hissediyorum.”

O an ona sarıldım. İkimiz de ağladık.

Belki her şey hemen düzelmedi ama o gün bir adım attık birbirimize doğru.

Şimdi düşünüyorum da; insan iki aile arasında kalınca en çok kendini kaybediyor galiba… Peki siz olsanız ne yapardınız? Kendi ailenizle vakit geçirirken suçlu hissetmemek mümkün mü?