Neredeyse Mükemmel Bir Hayat: Bir Türk Ailesinin Sessiz Çığlığı
— Yine mi geç kaldın, Elif? Saat on oldu, herkes seni bekliyor! Annemin sesi, mutfaktan koridora kadar yankılandı. Kapının önünde ayakkabılarımı çıkarırken, içimdeki huzursuzluk bir kez daha kabardı. Babamın bakışlarını hissettim; o sessiz ama yargılayan gözler… Sanki her adımımda, her nefesimde onun beklentilerini karşılayamamanın ağırlığı vardı.
İstanbul’un soğuk bir kış akşamıydı. Dışarıda ince bir yağmur yağıyordu, ama içimdeki fırtına çok daha şiddetliydi. İşten yeni çıkmıştım; ofiste yine evraklar yetişmemiş, müdürüm bana ters ters bakmıştı. “Elif Hanım, bu raporlar neden hâlâ hazır değil?” diye sormuştu, sanki bütün şirketin yükü omuzlarımdaymış gibi. Oysa ben sadece biraz takdir görmek, biraz anlaşılmak istiyordum.
Salona girdiğimde babam koltuğunda oturuyordu. Televizyonda haberler açıktı, ama gözleri ekranda değildi. Annem sofrayı hazırlamış, ablam Zeynep ise telefonuyla meşguldü. Herkesin bir rolü vardı bu evde; ben ise kendi rolümü bulamamıştım.
— Elif, işin mi daha önemli yoksa ailen mi? diye sordu babam, sesi buz gibi.
Bir an sustum. Cevap vermek istemedim. Çünkü ne söylesem yanlış olacaktı. İşim önemli desem, aileme değer vermediğimi düşüneceklerdi. Ailem desem, işte başarısız olduğumu hissedecektim.
— Baba, işte işler biraz uzadı… dedim kısık bir sesle.
— Her zaman bir bahanen var! dedi babam. Senin yaşında ben iki çocuk babasıydım, evimi geçindiriyordum. Sen hâlâ kendini bulamadın.
Annem araya girdi:
— Hadi oturun sofraya, yemek soğuyor.
Ama sofrada da huzur yoktu. Herkes sessizdi; sadece çatal bıçak sesleri duyuluyordu. Zeynep bir ara başını kaldırıp bana baktı:
— Yarın Ayşe’yle buluşuyoruz, gelir misin?
Ayşe çocukluk arkadaşımızdı. Ama ben artık kimseyle görüşmek istemiyordum. İçimde bir boşluk vardı; ne ailemle ne de arkadaşlarımla doldurabiliyordum.
— Bakarız, dedim geçiştirerek.
Babam yine lafa girdi:
— Elif’in işi var tabii! Büyük şirketlerde çalışıyor ya…
O an dayanamadım:
— Baba, neden hep beni eleştiriyorsun? Hiçbir zaman yeterli olmadım senin için! dedim gözlerim dolarak.
Odanın havası bir anda değişti. Annem başını eğdi, Zeynep nefesini tuttu. Babam ise öfkeyle ayağa kalktı:
— Ben seni eleştirmiyorum! Sadece doğruyu gösteriyorum. Bu kadar alıngan olma!
Gözyaşlarımı tutamadım. Odayı terk ettim, odama kapandım. Kapının arkasında annemin fısıltısını duydum:
— Kızım, baban seni düşünüyor sadece…
Ama ben artık düşünülmek değil, anlaşılmak istiyordum.
Gece boyunca uyuyamadım. Tavanı izlerken çocukluğumu düşündüm. Babam hep disiplinliydi; başarıdan başka bir şey kabul etmezdi. Annem ise sessizdi; babama karşı çıkmazdı hiç. Ben ise hep ortada kalmıştım; ne tam onun istediği gibi ne de tamamen kendim gibi olabilmiştim.
Üniversiteyi kazanmak için gece gündüz çalıştım; mezun olunca hemen iş buldum. Ama hiçbir zaman “Aferin kızım” demedi babam. Hep daha fazlasını istedi.
Bir sabah işe giderken metrobüste ağlayan bir kadına rastladım. Yanında küçük bir çocuk vardı. Kadının gözlerinde gördüğüm acı bana çok tanıdık geldi. O an anladım ki, bu şehirde herkes bir şeylere yetişmeye çalışıyor ama kimse gerçekten mutlu değil.
O gün işten erken çıktım ve sahile yürüdüm. Denizin kenarında oturup uzun uzun düşündüm: Ben ne istiyorum? Kimin için yaşıyorum? Babamın hayalleri mi benim hayatım olmalıydı?
Eve döndüğümde annem mutfakta tek başına oturuyordu.
— Anne, hiç mutlu oldun mu? diye sordum aniden.
Annem şaşırdı:
— Ne demek bu kızım?
— Yani… Hep babamın dediği gibi yaşadın ya… Hiç kendi istediğin bir şeyi yaptın mı?
Annem gözlerini kaçırdı:
— Bizim zamanımızda öyle şeyler düşünülmezdi Elif… Mutluluk nedir ki? Aile huzuru olsun yeterdi.
Ama ben yetmiyordu artık. Kendi hayatımı yaşamak istiyordum.
Bir akşam cesaretimi topladım ve babama karşı ilk kez açıkça konuştum:
— Baba, ben başka bir şirkete geçmek istiyorum. Belki de yurt dışına gitmek… Kendi hayatımı kurmak istiyorum.
Babam öfkelendi:
— Ne demek yurt dışına gitmek? Biz sana burada emek verdik! Aileni bırakıp nereye gidiyorsun?
Ama bu kez geri adım atmadım:
— Baba, ben senin hayallerini yaşamak istemiyorum artık! Kendi yolumu çizmek istiyorum.
O gece evde kıyamet koptu. Annem ağladı, Zeynep bana destek olmaya çalıştı ama babam günlerce benimle konuşmadı.
Aylar geçti. Başka bir şirkete geçtim; daha özgür hissettim kendimi. Babamla aramızdaki mesafe büyüdü ama ilk kez kendim için bir şey yapmıştım.
Şimdi bazen hâlâ yalnız hissediyorum ama en azından kendi hayatımı yaşıyorum. Babamla aramız düzelir mi bilmiyorum ama artık kendime şu soruyu sorabiliyorum: Gerçekten mutlu olmak için ne kadar cesur olmalıyız? Sizce ailemiz için mi yoksa kendimiz için mi yaşamalıyız?