Bir Mumun Alevi: Hayatla Ölüm Arasında
“Neden hâlâ burada bekliyorsun, Elif?” diye sordu ablam Zeynep, gözleri şişmiş, sesi titrek. Cevap veremedim. Babamın ameliyattan çıkmasını beklerken, hastanenin soğuk koridorunda zaman donmuş gibiydi. Annem dua ederken, ben sadece duvarlara bakıyordum. İçimdeki korku, öfke ve pişmanlık birbirine karışmıştı.
Babam, Mustafa Yılmaz. Yıllarca biriktirdiği öfkesini, sevgisini, her şeyini içine atmış bir adam. Kalbi yıllardır hasta ama asıl hastalık, bizim ailede konuşulmayanlar, biriktirilenlerdi. O gece, ameliyathanenin kapısı kapanırken, içimde bir şeyler koptu. “Ya babam ölürse ve ben ona hiçbir zaman hakkımı helal etmezsem?” diye düşündüm.
Ablam Zeynep yanıma oturdu. “Biliyor musun, Elif? Babamı hiç bu kadar çaresiz görmemiştim.” dedi. Gözyaşlarını saklamaya çalışıyordu ama başaramadı. “Belki de ilk defa gerçekten korkuyoruz.”
O an çocukluğuma döndüm. Babamın sesi kulaklarımda yankılandı: “Kızım, güçlü olacaksın! Ağlamak yok!” Hep güçlü olmamı istedi. Ama ben o gece ilk defa kendimi zayıf hissettim. Annem ise köşede sessizce dua ediyordu. Dudakları kıpır kıpır, elleri titriyordu. Onun dualarıyla büyüdük biz; ama hiçbir dua ailemizdeki kırgınlıkları tamir edemedi.
Saatler geçmek bilmedi. Herkesin gözleri birbirinden kaçıyordu. Çünkü herkesin içinde bir suçluluk vardı. Benimkisi daha büyüktü belki de… Çünkü babamla son tartışmamızda ona çok ağır sözler söylemiştim. “Senin yüzünden bu evde kimse mutlu değil!” demiştim. O ise sadece susmuştu.
Birden kapı açıldı, doktor çıktı. Hepimiz ayağa fırladık. “Ameliyat başarılı geçti ama kritik 24 saatimiz var.” dedi. Annem yere çöktü, ablam ağladı, ben ise sadece nefes alabildiğime şaşırdım.
Babam yoğun bakımdaydı. Camın arkasından ona bakarken içimde bir şeyler kırıldı. O kadar güçsüz görünüyordu ki… Bir zamanlar bana dünyanın en güçlü adamı gibi gelen babam şimdi makinelerle hayata tutunuyordu.
Ablamla aramızda yıllardır süren sessiz bir rekabet vardı. O babama daha yakın olmuştu hep; ben ise hep mesafeli kaldım. Annem ise aramızda köprü olmaya çalıştı ama çoğu zaman iki ateş arasında kaldı.
O gece hastanede herkes kendiyle yüzleşti. Zeynep bana döndü: “Sence babam iyileşirse her şey eskisi gibi olur mu?”
Başımı salladım. “Bilmiyorum abla… Belki de hiçbir şey eskisi gibi olmamalı.”
Sabaha karşı annem yanıma geldi. Elimi tuttu: “Kızım, baban seni çok severdi ama bunu hiç gösteremedi.” dedi. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Bazen insanlar sevgilerini göstermeyi bilmezler.”
O an annemin ne kadar yalnız olduğunu fark ettim. Yıllarca babamın gölgesinde kalmıştı; onun sevgisini çocuklarına aktarmaya çalışmıştı ama kendi kalbi de yorgundu.
Sabah olduğunda babam hâlâ yoğun bakımdaydı. Doktorlar umutlu konuşuyordu ama ben içimdeki ağırlığı atamıyordum.
Bir hafta boyunca hastanede kaldık. Her gün camın arkasından babama bakarken geçmişi düşündüm: Babamın bana ilk bisikletimi aldığı günü… İlk defa bana sarıldığı anı… Sonra aramızdaki mesafenin nasıl büyüdüğünü…
Bir gün Zeynep’le kantinde otururken konu açıldı:
“Elif, sence biz neden bu kadar uzaklaştık?”
“Bilmiyorum abla… Belki de hepimiz birbirimizden beklentilerimizi söylemekten korktuk.”
Zeynep başını eğdi: “Ben hep senin yerinde olmak istedim biliyor musun? Babam sana daha çok değer veriyor sanıyordum.”
Şaşırdım: “Ben de hep sana daha yakın olduğunu düşündüm.”
İkimiz de sustuk. Belki de yıllardır süren kırgınlığımızın sebebi buydu: Kimse gerçek duygularını söylememişti.
Babam ikinci haftanın sonunda gözlerini açtı. Yoğun bakımdan çıkarıldıktan sonra ilk kez konuştuğumuzda sesi çok zayıftı:
“Elif… Kızım… Hakkını helal et.”
O an gözyaşlarımı tutamadım. “Baba… Ben de senden özür dilerim.”
Ailemiz o gün biraz daha yaklaştı birbirine. Ama hiçbir şey tam anlamıyla düzelmedi. Çünkü bazı yaralar zamanla kabuk bağlasa da izi kalıyor.
Babam eve döndüğünde evde sessizlik hakimdi. Herkes birbirine daha anlayışlı davranmaya çalışıyordu ama eski alışkanlıklar kolay değişmiyordu.
Bir akşam sofrada annem sessizliği bozdu:
“Çocuklar… Hayat kısa… Kırgınlıkları bırakın artık.”
Babam başını eğdi: “Ben size iyi bir baba olamadım belki ama sizi hep sevdim.”
O an sofrada göz göze geldik Zeynep’le. İkimiz de ağlamamak için kendimizi zor tuttuk.
Hayat devam etti ama o geceyi hiç unutmadım. Babamın ölümle burun buruna geldiği o gece, ailemizdeki tüm sırların ve kırgınlıkların ortaya döküldüğü geceydi.
Şimdi bazen düşünüyorum: Bir insan sevdiklerine sevgisini göstermeyi neden bu kadar zor bulur? Ya da affetmek gerçekten bu kadar zor mu? Sizce aile olmak ne demek? Bir mumun alevi gibi titreyen umutlarımızı nasıl koruyabiliriz?