Gizli Kalbin Ardında: Bir Köyde Yalnızlık ve Önyargı
“Yeter artık! Çık git evimden!” diye bağırdı annem, gözleri öfkeyle dolu, elleri titreyerek kapının kolunu sıktı. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Sanki köyün ortasında, herkesin gözleri önünde soyunmuşum gibi utandım. Oysa ne yapmıştım ki? Sadece kendim olmaya çalışmıştım. Ama Kamışlı köyünde, kendin olmak en büyük suçtu.
Adım Gülizar. Herkes bana ‘Gulyabani’ derdi. Çünkü boyum köydeki erkeklerin çoğundan uzundu, omuzlarım genişti, ellerim nasırlıydı. Babam öldüğünde on dört yaşındaydım. O günden sonra tarlada erkek işi, evde kadın işi demeden çalıştım. Annem ise her fırsatta bana kızdı: “Biraz kadın ol! Saçını topla, eteğini giy!” Ama ben ne zaman eteğimi giysem, köyün çocukları arkamdan gülerdi.
Bir gün, köy meydanında su kuyusunun başında Ayşe ile karşılaştım. Ayşe, köyün en güzel kızıydı; saçları sarı, gözleri ela. Yanında annesi vardı. Selam verdim, başını çevirdi. Annesi ise alaycı bir sesle “Kızım, uzak dur şundan. Nazar değer!” dedi. O an içimde bir öfke kabardı ama sustum. Çünkü sustukça daha az yara alıyordum.
Köyde dedikodu çabuk yayılır. Bir gün, komşumuz Şerife Teyze’nin tavukları kayboldu. Hemen ardından dedikodu başladı: “Gulyabani’nin işi bu! Kimseyle konuşmaz, gece gündüz tarlada gezer.” Oysa ben o gün evdeydim. Ama kimse bana inanmadı. Annem bile gözlerime bakmadan “Senin yüzünden başımız yere eğiliyor!” dedi.
O gece, odama çekildim. Pencerenin önünde oturup yıldızlara baktım. Babam sağ olsaydı böyle olur muydu? O hep bana “Güçlü ol kızım, kimseye boyun eğme,” derdi. Ama güçlü olmak bazen yalnız kalmak demekti.
Bir sabah, köyün imamı Hacı Veli Efendi kapımıza geldi. Annemle fısıldaştılar. Sonra annem bana dönüp “Veli Efendi’nin oğlu seni istemeye gelecekmiş,” dedi. Şaşırdım; çünkü köyde kimse bana yüz vermezdi. Oğlanın adı Mustafa’ydı. Sessiz, içine kapanık biriydi. Annem “Bu fırsat bir daha gelmez,” dedi ama ben istemedim. Çünkü biliyordum; beni değil, tarladaki gücümü istiyorlardı.
Mustafa ile görüştük. Bana “Senin gibi güçlü bir kadın lazım bana,” dedi. Gözlerinde sevgi değil, hesap vardı. O an kararımı verdim: “Ben kimsenin yükünü taşımak için doğmadım,” dedim ve kalkıp gittim.
Bu olaydan sonra köydeki dedikodular arttı. “Gulyabani iyice azıttı! Kimseyi beğenmiyor!” diyorlardı. Annem ise her gün biraz daha içine kapandı. Bir akşam sofrada sessizlik vardı. Birden annem ağlamaya başladı: “Senin yüzünden kimse bize selam vermiyor! Ben ne yaptım da böyle bir evlat verdin Allah’ım?”
O an içimdeki tüm duvarlar yıkıldı. Kalkıp annemin yanına oturdum, elini tuttum: “Anne, ben de istemezdim böyle olmayı… Ama elimde değil! Ben de sevilmek istiyorum, ben de insanım!” dedim. Annem elini çekti ve odasına kapandı.
Ertesi gün köy meydanında çocuklar arkamdan taş attı. “Gulyabani geliyor!” diye bağırdılar. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Çünkü babamdan öğrendiğim tek şey vardı: Güçlü görünmek.
Bir gece rüyamda babamı gördüm. Bana sarıldı ve “Kızım, herkesin kalbi farklı atar. Senin kalbinin sesi yüksek diye korkuyorlar,” dedi. Uyandığımda gözlerim yaş içindeydi.
O sabah karar verdim: Köyün dışındaki ormana gidip ağaç kesmeye başladım. Ellerim kan içinde kaldı ama durmadım. Akşam eve döndüğümde annem kapıyı açmadı. Bahçede sabaha kadar oturdum.
Bir hafta sonra köyde yangın çıktı. Şerife Teyze’nin samanlığı tutuşmuştu. Herkes korkuyla kaçışırken ben koşup yangına daldım. Ellerimle su taşıdım, çocukları dışarı çıkardım. O an herkes bana bakıyordu; ilk defa korkuyla değil, şaşkınlıkla.
Yangın söndüğünde Şerife Teyze yanıma geldi: “Kızım… Hakkını helal et! Biz sana haksızlık ettik,” dedi ve ağladı. O an içimde bir şeyler değiştiğini hissettim ama yaralar kolay kapanmıyordu.
Aylar geçti. Köyde hâlâ bana mesafeli davrananlar vardı ama bazıları selam vermeye başladı. Annem ise hâlâ eski haline dönmemişti ama sofrada artık sessizlik yoktu.
Bir gün annem yanıma oturdu ve ilk defa gözlerimin içine baktı: “Belki de ben seni anlamadım kızım… Belki de en çok senin sevgine ihtiyacım vardı,” dedi ve sarıldı.
Şimdi bazen köy meydanında oturup insanları izliyorum. Hâlâ arkamdan konuşanlar var ama artık umursamıyorum. Çünkü biliyorum ki; insanın en büyük savaşı başkalarının değil, kendi kalbinin duvarlarını aşmakta saklı.
Peki siz hiç sadece farklı olduğunuz için dışlandınız mı? Ya da birini önyargıyla yargıladığınız oldu mu? Belki de en büyük cesaret, birinin gizli kalbine dokunabilmektir…