Kırık Kanatlar: Bir Kadının Hayatla Mücadelesi

“Anne, lütfen gitme!”

Oğlum Emir’in sesi, Ankara Otogarı’nın kalabalığında yankılandı. Elimde bavulum, gözlerim dolu dolu ona bakarken, içimde fırtınalar kopuyordu. On sekiz yıl boyunca her şeyim olmuştu Emir. Şimdi üniversiteyi kazanmıştı, İstanbul’a gidiyordu. Ben ise, yıllardır ertelediğim hayatıma, sevgili eşim Murat’a kavuşmak için Eskişehir’e gidecektim. Ama annelik… Anneliğin ağırlığı, yüreğimi sıkıştırıyordu.

“Emir, bak oğlum… Sen artık büyüdün. Kendi yolunu çiziyorsun. Ben de biraz kendim için yaşamak istiyorum. Murat’la… Yani, babanla… Hayatımıza yeniden başlamak istiyoruz.”

Emir’in gözleri doldu. “Senin için seviniyorum ama… Ya ben? Ya yalnız kalırsam?”

O an içimde bir şeyler kırıldı. Yıllarca eşimle ayrı şehirlerde yaşadık; ben Emir’in eğitimi için Ankara’da kaldım, Murat işinden dolayı Eskişehir’deydi. Herkes kendi fedakarlığını yaptı. Ama şimdi sıra bende miydi gerçekten? Yoksa annelik, ömür boyu süren bir fedakarlık mıydı?

Bavulumu otobüsün bagajına koyarken, annemin sesi kulaklarımda çınladı: “Kadın dediğin önce anne olur, sonra eş.” Annem de yıllarca babamın gölgesinde yaşamıştı. Kendi hayallerini hep ertelemişti. Ben farklı olacaktım, diye söz vermiştim kendime genç kızken. Ama şimdi, aynı yolda mıydım?

Otobüste cam kenarına oturdum. Ankara’nın gri sabahında, gözyaşlarım camdan süzülen yağmur damlalarına karıştı. Telefonum çaldı: Murat.

“Yolda mısın?”

“Evet… Emir’i bıraktım. Hâlâ içim rahat değil.”

“Her şey güzel olacak, Zeynep. Artık birlikteyiz.”

Murat’ın sesi umut doluydu ama içimdeki huzursuzluk geçmiyordu. Eskişehir’e vardığımda Murat beni otogarda karşıladı. Sarıldık; ama o sarılışta bile bir eksiklik vardı sanki.

Eve vardığımızda Murat heyecanla yeni hayatımızdan bahsetmeye başladı: “Bak, salonu senin sevdiğin gibi döşedim. Bahçeye de güller ektim.”

Gülümsedim ama içimde bir boşluk vardı. O gece uyuyamadım. Emir’i düşündüm; ilk adımlarını, ilk okul gününü… Onsuz bir hayat bana çok yabancı geliyordu.

Ertesi gün Murat işine gittiğinde evde yalnız kaldım. Evin sessizliği üzerime çöktü. Mutfağa girdim; annemin yaptığı gibi çay demledim, pencereden dışarı baktım. Karşı komşu Ayşe Hanım bahçede çocuklarıyla oynuyordu. İçimde bir sızı hissettim.

Bir hafta geçti. Her gün Emir’i aradım; o ise yeni arkadaşlarıyla meşguldü, kısa konuşuyordu. Murat ise akşamları yorgun geliyordu; bazen bana anlatacak bir şey bulamıyorduk.

Bir akşam Murat sofrada sessizliğimi fark etti: “Zeynep, iyi misin?”

“Bilmiyorum… Sanki bir yanım eksik.”

“Bak, senin için her şeyi ayarladım. Artık huzurlu bir hayatımız var.”

“Ya huzur buysa ve ben yine de mutlu olamıyorsam?”

Murat’ın yüzü asıldı. “Senin için uğraştım, Zeynep. Yıllarca ayrı kaldık, şimdi de mutsuz musun?”

O an içimdeki suçluluk büyüdü. Hem Murat’a hem Emir’e yetemiyordum sanki.

Bir gece annemi aradım. “Anne, ben ne yapacağım? Ne Emir’siz olabiliyorum ne de Murat’la tam anlamıyla mutlu olabiliyorum.”

Annem derin bir iç çekti: “Kızım, kadın olmak zor iş… Hep iki arada bir derede kalırsın. Ama unutma; önce kendini mutlu edeceksin ki etrafındakilere de mutluluk verebilesin.”

O gece sabaha kadar düşündüm. Hayatım boyunca başkalarının mutluluğu için yaşamıştım; şimdi kendi mutluluğumun peşinden gitmek bencillik miydi? Yoksa bu da anneliğin bir parçası mıydı?

Bir sabah Murat’la kahvaltı yaparken ona döndüm: “Murat, ben çalışmak istiyorum.”

Şaşırdı: “Neden? Maddi sıkıntımız yok ki.”

“Evde oturmak beni boğuyor. Kendimi işe yaramaz hissediyorum.”

Murat biraz düşündü: “Peki… İstersen dene.”

Bir hafta sonra bir kitapçıda yarı zamanlı işe başladım. Kitapların arasında kendimi bulmaya başladım; müşterilerle sohbet ettikçe yeniden nefes aldığımı hissettim.

Ama ailemden tepkiler gecikmedi. Annem aradı: “Kızım, evli kadın çalışır mı? Murat’ın işi var ya…”

Teyzem aradı: “Komşular konuşuyor Zeynep! Kocası var diye evde oturmayan kadın mı olurmuş?”

İçimdeki isyan büyüdü ama bu kez geri adım atmadım.

Bir gün kitapçıda genç bir kız geldi; üniversiteye hazırlanıyormuş. Bana hayallerinden bahsetti: “Ailem istemiyor ama ben doktor olmak istiyorum.”

Ona cesaret verdim: “Hayallerinden vazgeçme. Kimseye kulak asma.”

Kız gittiğinde aynada kendime baktım: Yıllarca başkalarının beklentileriyle yaşadığım için kendi hayallerimi unutmuştum.

Bir akşam Emir aradı: “Anne, seni özledim. İstanbul’da her şey çok farklı ama iyi ki gitmişim diyorum bazen.”

Gülümsedim: “Ben de seni özledim oğlum. Ama biliyor musun? Ben de yeni bir hayata başladım burada.”

Emir şaşırdı: “Sen mi? Ne yapıyorsun?”

“Kitapçıda çalışıyorum. Kendimi yeniden keşfediyorum.”

Telefonun ucunda kısa bir sessizlik oldu; sonra Emir’in sesi yumuşadı: “Seninle gurur duyuyorum anne.”

O an anladım ki; bazen en büyük fedakarlık, kendimizden vazgeçmemekmiş.

Şimdi her sabah kitapçıya giderken içimde umut var. Murat’la ilişkimiz de değişti; artık birbirimize daha çok anlatacak şeyimiz var.

Ama hâlâ soruyorum kendime:

Bir kadın hem anne hem eş hem de kendi olmayı başarabilir mi gerçekten? Yoksa bu toplumda hep bir yanımız eksik mi kalacak?

Sizce biz kadınlar ne zaman tam anlamıyla özgür olacağız?