Bir Sözün Bedeli: Annemin Verdiği Söz ve Kardeşimle Aramızdaki Uçurum
“Seninle kardeşin kendi aranızda halledin. Ben sözümü verdim, gerisi size kalmış.” Annemin sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O an mutfakta, eski masanın başında, ellerim titreyerek çay bardağını tutuyordum. Kardeşim Emre ise gözlerini yere dikmiş, dudaklarını ısırıyordu. Annem, yıllar önce Emre’ye araba almak için söz verdiği parayı şimdi bana bırakıyordu. Oysa o para, Emre’nin hayallerinin anahtarıydı. Ben ise yeni doğmuş kızımla ve işsiz eşim Serkan’la ayakta kalmaya çalışıyordum.
O gün, annemin bu kararıyla evimizin duvarları arasına görünmez bir duvar örüldü. Emre bana bakmadı bile, hızla kalkıp odasına çekildi. Annem ise gözlerini kaçırarak, “Benim de gücüm bu kadarına yetiyor,” dedi. O an içimde bir şeyler koptu. Bir yanda kardeşimin hakkı, bir yanda kendi ailemin geleceği… Hangisini seçsem, diğeri eksik kalacaktı.
O gece Serkan’la uzun uzun konuştuk. “Senin hakkın,” dedi Serkan, “Ama Emre de senin kardeşin. Bu para aranıza girmesin.” İçimdeki vicdan azabı büyüdükçe büyüdü. Kızım Zeynep’in beşiğine bakarken, “Ben de bir gün ona haksızlık yapar mıyım?” diye düşündüm.
Emre günlerce benimle konuşmadı. Annem ise sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Babam yıllar önce bizi terk ettiğinden beri annem hep iki çocuğunu da eşit sevmeye çalıştı ama bu kez başaramamıştı. Mahallede herkes bu olayı konuşuyordu. “Ayşe Hanım’ın kızı parayı aldı, oğlan ortada kaldı,” diyorlardı. Herkesin gözü üzerimdeydi.
Bir sabah Emre kapımı çaldı. Gözleri kan çanağı gibiydi. “Ablacım,” dedi, “Ben sana kırgın değilim ama anneme kırgınım. O parayı bana söz vermişti. Şimdi senin ihtiyacın var diye vazgeçti. Benim hayallerim ne olacak?”
O an ne diyeceğimi bilemedim. “Emre, inan bana, ben de istemezdim böyle olmasını. Ama Serkan işsiz kaldı, Zeynep’in masrafları… Annem de başka çaresi olmadığını söyledi.”
Emre başını salladı. “Biliyorum abla, ama insanın hayalleri elinden alınca çok acıyor.”
O günden sonra aramızda bir soğukluk oluştu. Bayramda bile doğru düzgün konuşmadık. Annem ise her zamanki gibi arabulucu olmaya çalıştı ama nafileydi.
Aylar geçti. Serkan iş buldu ama maaşı yetmiyordu. Ben de evlere temizliğe gitmeye başladım. Her gün sabahın köründe kalkıp Zeynep’i anneme bırakıyor, akşam yorgun argın eve dönüyordum. Bir gün annem bana, “Kızım, Emre hâlâ çok üzgün. Keşke başka bir yol bulabilseydik,” dedi.
İçimdeki suçluluk duygusu daha da büyüdü. O gece Serkan’a, “Belki de o parayı Emre’ye vermeliyiz,” dedim. Serkan başını iki yana salladı: “O zaman biz ne yapacağız? Kira borcumuz var, Zeynep’in bezi, maması… Her şey üst üste geldi.”
Bir akşam Emre’yi aradım. “Gel konuşalım,” dedim. Geldiğinde gözleri doluydu. “Ablacım,” dedi, “Ben sana kızgın değilim ama annemin sözüne güvenmiştim.”
“Biliyorum Emre,” dedim, “Ama hayat bazen bizi zor kararlarla baş başa bırakıyor.”
Emre başını öne eğdi: “Ben artık İstanbul’dan gideceğim abla. Burada herkes bana acıyor gibi bakıyor.”
O an içimde bir şeyler koptu. Kardeşim gidiyordu ve ben hiçbir şey yapamıyordum.
Emre birkaç hafta sonra Ankara’ya taşındı. Annem günlerce ağladı. Ben ise her gece Zeynep’i uyuturken içimdeki boşluğu hissettim.
Bir gün annem bana geldi ve elime eski bir fotoğraf tutuşturdu: Ben ve Emre çocukken, babamın kucağında gülüyorduk.
“Kızım,” dedi annem, “Ben hata yaptım galiba. İki çocuğumu da mutlu edemedim.”
O an anneme sarıldım ve ikimiz de ağladık.
Yıllar geçti. Zeynep büyüdü, Serkan’ın işleri düzeldi ama Emre ile aramızdaki mesafe hiç kapanmadı. Her bayram telefonla konuşuyoruz ama eskisi gibi samimi değiliz.
Bazen düşünüyorum: Bir annenin verdiği sözün bedelini neden çocuklar ödemek zorunda kalır? Aile olmak sadece kan bağı mı yoksa birbirimizin yarasını sarmak mı? Siz olsanız ne yapardınız? Bu yükü taşımak kolay mı?