Bir Annemin Ellerinde Kalan Hayatım

“Al kızım, bunları da al. Bak, armutlar bahçeden. Belki şekilleri güzel değil ama kendi ellerimle topladım. Sen seviyorsun ya, ye olur mu?”

Annemin sesi titrek, elleri ise her zamanki gibi meşgul. O an mutfağın ortasında, eski bir masa etrafında, çocukluğumun kokusu burnuma doluyor. Annemin elleriyle uzattığı armutları alırken, içimde bir şeyler kırılıyor. Yıllardır süren sessiz bir savaşın ortasındayız aslında; annemle ben. O bana sevgisini armutlarla, yoğurtla, bazen de sessizce gözyaşlarıyla gösteriyor. Ben ise çoğu zaman bu sevgiyi anlamakta zorlanıyorum.

“Anne, gerek yoktu bu kadar zahmete. Zaten markette her şey var,” diyorum. Ama biliyorum ki onun için önemli olan marketteki değil, kendi emeğiyle yetiştirdiği armutlar. Yine de içimde bir huzursuzluk var; çünkü annemin yaşlılığına alışamıyorum. Onun güçsüzleşen ellerini görmek, bana kendi zamanımın da hızla geçtiğini hatırlatıyor.

Annem yetmiş üç yaşında. Küçük, kamburlaşmış bedeniyle hâlâ evin her işine koşuyor. Babamı kaybedeli beş yıl oldu. O günden beri evin sessizliği daha da derinleşti. Annem bazen geceleri uyanıp babamın adını fısıldıyor; ben ise odama çekilip sessizce ağlıyorum. Aramızda konuşulmayan bir sürü şey var. Özellikle de geçmişte yaşananlar…

Bir gün, yine annemin evine gittiğimde, mutfakta eski bir defter buldum. Sayfaları sararmış, kenarları yıpranmıştı. Annem beni fark edince telaşlandı: “Onu karıştırma kızım, eski şeyler işte.” Ama merak ettim ve okumaya başladım. Defterde annemin gençliğinde yazdığı şiirler vardı. Bir tanesi dikkatimi çekti:

“Bir gün büyür mü sevgiler,
Küskün çocuklar gibi susar mı?
Ellerimde kalan zaman,
Yalnızca sana mı ağlar?”

O an annemin de bir zamanlar hayalleri olduğunu, belki de bu köy evinin dışında bir hayatı düşlediğini fark ettim. Ama o hep bizim için burada kaldı; babam için, benim için…

Bir akşam sofrada otururken, annem birden sordu: “Sen mutlu musun kızım?”

Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Çünkü ben de bilmiyordum aslında. Şehirde iyi bir işim var, kendi evim var ama içimde hep bir eksiklik hissi… Annemin gözlerinde ise hem merak hem de korku vardı; sanki cevabım onu da yaralayacakmış gibi.

“Bilmiyorum anne,” dedim sonunda. “Bazen çok yalnız hissediyorum.”

Annem başını eğdi, elleriyle masadaki kırıntıları topladı. “Ben de yalnızım,” dedi sessizce. “Ama alışıyor insan.”

O gece uzun süre uyuyamadım. Annemin yalnızlığıyla kendi yalnızlığım birbirine karıştı. Sabah kalktığımda onu bahçede buldum; yine elleri toprakta, yüzünde yorgun ama huzurlu bir ifade vardı.

“Anne, neden hiç kendini düşünmedin? Neden hep başkaları için yaşadın?” diye sordum.

Gülümsedi: “Çünkü sevmek böyle bir şey kızım. Bazen kendini unutmak demek.”

O an anneme sarıldım; yıllardır ilk defa bu kadar sıkı sarıldım ona. Gözlerimden yaşlar süzülürken, annemin elleri saçlarımı okşadı.

Ama hayat sadece duygusal anlardan ibaret değil. Birkaç hafta sonra annem hastalandı. Hastaneye kaldırdık; doktorlar yaşının ilerlediğini ve dikkatli olmamız gerektiğini söyledi. O gün hastane koridorunda beklerken, içimde büyük bir pişmanlık hissettim. Keşke ona daha çok zaman ayırsaydım, keşke onunla daha çok konuşsaydım diye düşündüm.

Hastaneden eve döndüğümüzde annem daha da zayıflamıştı. Artık bahçeye çıkamıyor, yemek yapamıyordu. Ben ise işten izin alıp onun yanında kalmaya başladım. Geceleri başucunda oturup onun nefesini dinliyordum; her an bir şey olacak diye korkuyordum.

Bir gece annem uykusunda konuşmaya başladı: “Sakın yalnız kalma kızım… Hayat kısa… Sevdiklerine sarıl…”

O an anladım ki annem bana sadece armut ya da yoğurt vermiyordu; bana hayatı öğretiyordu aslında. Onun sevgisi sessizdi ama çok derindi.

Aylar geçti; annem biraz toparlandı ama eski gücüne kavuşamadı. Ben ise artık her hafta sonu köye gidip onun yanında kalıyorum. Aramızdaki mesafe azaldı; artık daha çok konuşuyoruz, geçmişi paylaşıyoruz.

Bir gün eski defteri tekrar açtık birlikte. Annem bana gençliğinde aşık olduğu ama ailesinin izin vermediği bir adamdan bahsetti. Gözleri doldu: “Belki başka türlü olsaydı hayatım… Ama pişman değilim,” dedi.

O an anladım ki herkesin içinde sakladığı acılar, pişmanlıklar var ama önemli olan sevdiklerimize zamanında sarılmakmış.

Şimdi annemin ellerinde kalan hayatı izlerken, kendi hayatımı da sorguluyorum: Acaba ben de bir gün onun gibi yalnız kalacak mıyım? Ya da sevdiklerime yeterince değer veriyor muyum?

Siz hiç annenizin ellerine bakıp geçmişinizi düşündünüz mü? Ya da ona söyleyemediklerinizi bir gün söyleyemeyecek olmaktan korktunuz mu?