Ateşin İçinde Bir Kahraman: Yiğit’in Hikayesi

“Anne, koşmamız lazım! Ateş geliyor!” Yiğit’in sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyor. O sabah, her şeyin bir anda değişeceğini bilmiyordum. Gözlerimi açtığımda, pencerenin dışında gökyüzü turuncuya dönmüştü. Duman kokusu evin içine dolmuştu. Eşim Murat, panikle camı açmaya çalışırken, Yiğit elimi sımsıkı tutmuştu. “Anne, korkma. Ben yanındayım,” demişti, on yaşında bir çocuğun olgunluğuyla. O an, oğlumun bana güç vermeye çalıştığını hissettim ama içimdeki korku, her şeyin önüne geçti.

Köyümüz, Manavgat’ın kenarında, çam ormanlarının arasında küçük bir yerdi. Herkes birbirini tanır, iyi günde kötü günde bir arada olurdu. Ama o gün, her şeyin üstünü duman kapladı. Komşumuz Ayşe teyze, kapımızı çaldı, “Hemen çıkın! Yangın hızla geliyor!” dedi. Murat, Yiğit’i kucağına almak istedi ama Yiğit, “Hayır baba, ben koşabilirim. Annem korkuyor, ona yardım edeceğim,” dedi. Gözlerim doldu. Oğlum, o küçücük bedeniyle bana siper olmaya çalışıyordu.

Evden çıkarken, arkamızda bıraktığımız her şey bir anda anlamsızlaştı. Fotoğraflar, anılar, Yiğit’in küçüklüğünden kalan oyuncaklar… Hepsi bir anda önemsizleşti. Tek düşündüğüm, ailemi sağ salim kurtarabilmekti. Ama yangın, rüzgarla birlikte öyle hızlı yayılıyordu ki, nefes almak bile zorlaştı. Murat, “Şu dereye doğru koşalım, orası daha güvenli!” diye bağırdı. Yiğit, elimi bırakmadan, “Anne, nefes al. Ben yanındayım,” dedi. O an, oğlumun cesaretiyle gurur duydum ama içimde tarifsiz bir korku vardı.

Koşarken, arkamızdan yükselen alevlerin sesi, kulaklarımızı sağır ediyordu. Komşularımızdan bazıları, traktörlerle kaçmaya çalışıyordu. Bir an, Yiğit’in elini kaybettim. “Yiğit!” diye bağırdım. O, hemen arkamdaydı. “Anne, buradayım! Korkma!” dedi. Ama o anda, önümüzdeki toprak yolun kenarında, devrilen bir ağacın altından geçmek zorunda kaldık. Murat önden geçti, ben de peşinden. Yiğit, “Anne, ben de geliyorum!” diye bağırdı. Ama birden, ağaçtan kopan bir dal, Yiğit’in önüne düştü. O an, zaman durdu sanki. “Yiğit!” diye çığlık attım. Murat geri döndü, dalı kaldırmaya çalıştı. Yiğit, “Anne, iyiyim. Sadece ayağım acıyor,” dedi. Ama yüzündeki acı ifadesi, içimi parçaladı.

Murat, Yiğit’i kucağına aldı. Koşmaya devam ettik ama Yiğit’in nefesi kesiliyordu. Duman, ciğerlerimize dolmuştu. Dereye vardığımızda, köyden başka aileler de oradaydı. Herkes perişan, herkes korku içinde. Yiğit’in başını dizlerime koydum. “Anne, korkma. Ben iyiyim,” dedi. Ama gözleri yavaş yavaş kapanıyordu. “Yiğit, oğlum, dayan! Kurtulacağız!” diye yalvardım. Murat, “Ambulans çağırmamız lazım!” dedi ama telefonlar çekmiyordu. O an, çaresizliğin ne demek olduğunu iliklerime kadar hissettim.

Dakikalar saat gibi geçti. Yiğit’in elleri soğumaya başladı. “Anne, seni çok seviyorum,” dedi son kez. Sonra gözleri kapandı. O an, içimde bir şey koptu. Bağırdım, ağladım, Murat yere çöktü. Etrafımızdaki insanlar, sessizce ağlıyordu. Kimse bir şey diyemedi. Oğlum, on yaşında, bir kahraman gibi, annesini korumaya çalışırken, ateşin ortasında hayata veda etti.

O günden sonra, hayatımız bir daha asla eskisi gibi olmadı. Evimiz yandı, anılarımız küle döndü. Ama en çok, Yiğit’in yokluğu içimizi yaktı. Komşularımız, köy halkı, herkes bize destek olmaya çalıştı. Ayşe teyze, her gün yemek getirdi. Muhtar, “Yiğit’in adını köy meydanına vereceğiz,” dedi. Herkes, oğlumun cesaretini konuşuyordu. Ama ben, her gece, Yiğit’in odasında, onun kokusunu ararken, gözyaşlarıma engel olamıyordum.

Bir gün, köyde toplandık. Herkes, Yiğit’in anısına fidan dikti. O fidanların büyümesini izlerken, oğlumun bana bıraktığı cesareti düşündüm. O küçücük bedeniyle, bana güç vermeye çalıştı. Şimdi, onun anısıyla yaşamaya çalışıyorum. Ama bazen, geceleri, kendi kendime soruyorum: Bir anne, oğlunu ateşin ortasında kaybettikten sonra nasıl yaşar? Yiğit’in cesareti, bana umut olur mu? Siz olsaydınız, bu acıyla nasıl başa çıkardınız?