İstenmeyen Kız – Kimsenin Duymak İstemediği Sessizliğin Hikâyesi

“Senin yüzünden hayatım mahvoldu, Elif!” Annemin sesi, mutfağın duvarlarında yankılandı. O an, ellerimdeki tabakları bırakıp ona bakmaya cesaret edemedim. Gözlerim yere kilitlendi, kalbim göğsümde bir taş gibi ağırlaştı. Oysa ben sadece on dört yaşındaydım, annemin gözünde ise sanki bir hata, bir yük, bir yanlışlıktım. Babam, her zamanki gibi kapının eşiğinde sessizce duruyordu. Ne anneme karşı çıkıyor, ne de bana sahip çıkıyordu. Sadece bakıyordu, sanki ben orada yokmuşum gibi.

Küçüklüğümden beri evimizdeki bu sessizliği, bu soğukluğu içimde taşıdım. Annem, abim Murat’a sarılır, ona en güzel yemekleri yapar, gözlerinin içi gülerdi. Ben ise hep kenarda, gölgede kalırdım. Bir gün, ilkokulda anneler günü için yaptığım kartı ona uzattığımda, yüzüme bile bakmadan masanın üstüne bırakmıştı. O kart hâlâ gözümün önünde; üstünde titrek harflerle yazdığım “Seni çok seviyorum, anne” cümlesi, annemin kalbinde hiç yankı bulmamıştı.

Babam ise başka bir dünyadaydı sanki. Eve geç gelir, televizyonun karşısında sessizce oturur, arada bir bana bakar ama hiçbir şey söylemezdi. Sanki ben onun için de görünmezdim. Bir keresinde, “Baba, bana yardım eder misin?” diye sorduğumda, sadece başını sallamış, sonra tekrar televizyona dönmüştü. O an anladım ki, bu evde sesimi duyan yoktu.

Liseye başladığımda, içimdeki boşluk daha da büyüdü. Arkadaşlarım anneleriyle alışverişe gider, babalarıyla sinemaya gitmekten bahsederdi. Ben ise okuldan eve dönerken, kapının önünde birkaç dakika durur, içeri girmemek için kendimle savaşırdım. Çünkü içeride beni bekleyen sadece sessizlik ve soğukluktu. Bir gün, okuldan eve döndüğümde annemle babamın tartıştığını duydum. Annem, “Keşke Elif hiç doğmasaydı!” diye bağırıyordu. O cümle, ruhuma bir bıçak gibi saplandı. O günden sonra, kendimi tamamen yalnız hissetmeye başladım.

Bir gece, odama çekildiğimde, abim Murat kapımı tıklattı. “Elif, iyi misin?” diye sordu. Gözlerim doldu, ona sarılmak istedim ama aramızda görünmez bir duvar vardı. O da annemin sevgisini fazlasıyla almış, bana verecek bir şey kalmamıştı sanki. “İyiyim,” dedim, yalan söyledim. O da başını sallayıp gitti. O an anladım ki, bu evde kimse kimseyi gerçekten duymuyordu.

Zaman geçtikçe, içimdeki öfke ve kırgınlık büyüdü. Annemle aramızdaki mesafe, her geçen gün daha da açıldı. Bir gün, mutfakta bulaşık yıkarken, annem arkamdan yaklaştı. “Senin yüzünden babanla aramız bozuldu,” dedi. “Sen olmasaydın, her şey daha güzel olurdu.” O an ellerim titredi, gözlerimden yaşlar süzüldü. “Anne, ben ne yaptım sana?” diye fısıldadım. Annem cevap vermedi, arkasını dönüp gitti. O an, içimde bir şeyler koptu. Artık bu evde kalmak istemiyordum.

Bir gece, penceremin önünde otururken, dışarıdaki yağmuru izledim. Her damla, içimdeki acıyı biraz daha derinleştiriyordu. “Neden beni istemediler?” diye sordum kendime. “Neden bir anne, kendi çocuğunu sevmez?” Cevap bulamıyordum. O gece, ilk defa gitmeyi düşündüm. Belki başka bir yerde, başka insanların arasında kendimi bulabilirdim.

Ertesi gün, okuldaki rehber öğretmenim Ayşe Hanım beni yanına çağırdı. “Elif, son zamanlarda çok sessizsin. Bir sorun mu var?” dedi. Gözlerim doldu, ama konuşamadım. Sadece başımı salladım. O an, birinin beni fark etmesi, içimde küçük bir umut ışığı yaktı. Ayşe Hanım, “Unutma, ne olursa olsun, sen değerlisin,” dedi. O cümle, annemin yıllardır söylemediği bir cümleydi. O gün, ilk defa biri bana değer verdiğini hissettirdi.

O günden sonra, okulda daha çok vakit geçirmeye başladım. Kitaplara sığındım, kütüphanede saatlerce oturdum. Her kitapta, başka hayatlar, başka aileler buldum. Kimi zaman, romanlardaki anneler gibi bir annem olsaydı diye hayal kurdum. Ama gerçekler, hayallerden çok uzaktı.

Bir gün, okuldan eve dönerken, mahalledeki komşumuz Emine Teyze beni çağırdı. “Elif, gel bir çay içelim,” dedi. Onun yanında kendimi daha huzurlu hissediyordum. Emine Teyze, “Kızım, annenle aranızda ne var bilmiyorum ama sen çok iyi bir evlatsın. Bunu sakın unutma,” dedi. O an, gözlerimden yaşlar süzüldü. “Keşke annem de böyle düşünse,” dedim. Emine Teyze, “Bazen insanlar sevgilerini gösteremezler. Ama sen kendini sevmeyi öğrenmelisin,” dedi. O sözler, içimde bir yerleri iyileştirdi.

Lise son sınıfa geldiğimde, üniversite sınavına hazırlanıyordum. Annem, “Boşuna çalışıyorsun, zaten kazanamazsın,” dediğinde, içimdeki tüm umutlar bir anlığına sönse de, Ayşe Hanım’ın ve Emine Teyze’nin sözleri aklıma geldi. “Ben değerliyim,” dedim kendi kendime. Geceleri gizlice çalıştım, sabahlara kadar kitap okudum. Sınav günü geldiğinde, annem bana başarılar dilemedi. Babam ise yine sessizdi. Sınavdan çıktığımda, içimde bir hafiflik hissettim. Artık kendi yolumu çizecektim.

Aylar sonra, üniversiteyi kazandığımı öğrendim. O an, sevinçten ağladım. Annem, haberi duyunca sadece omuz silkti. “Ne yapacaksan yap,” dedi. Babam ise hiçbir şey söylemedi. O gece, valizimi topladım. Annemin odasının kapısında durup, “Anne, gidiyorum,” dedim. Bana bakmadan, “Git,” dedi. O an, içimde bir boşluk oluştu ama aynı zamanda bir özgürlük hissi de vardı.

Üniversiteye başladığımda, yeni bir hayata adım attım. İlk defa kendi kararlarımı kendim verdim, kendi ayaklarımın üzerinde durdum. Zorlandım, ağladım, ama asla pes etmedim. Her başarımda, içimdeki küçük Elif’e sarıldım. “Bak, başardık,” dedim ona. Annemle ve babamla aramda hâlâ mesafeler var. Bazen, “Keşke beni sevebilselerdi,” diye düşünüyorum. Ama artık biliyorum ki, insan önce kendini sevmeyi öğrenmeli.

Şimdi, bu satırları yazarken, geçmişteki sessizliğimi, acılarımı ve yalnızlığımı düşünüyorum. Belki de en büyük savaş, insanın kendiyle verdiği savaştır. Siz hiç, kendi evinizde fazlalık olduğunuzu hissettiniz mi? Bir anne, kendi çocuğunu neden sevmez? Yoksa, bazen sevgisizlik de bir kader midir?