Yağmurlu Bir Ekim Akşamı: Bir Vicdanın Sessiz Çığlığı
“Anne, lütfen… Beni bir dinle!” diye bağırdım, sesim caminin taş duvarlarında yankılandı. Yağmurun şiddetiyle karışan gözyaşlarım, yüzümden süzülüyordu. Annem, başörtüsünü sıkıca çekip gözlerini yere indirdi. Babam ise, caminin girişinde, ellerini arkasında birleştirmiş, bana sırtını dönmüştü. O an, içimde yıllardır biriken fırtına dışarı taşmak üzereydi.
O akşam, Ekim’in o ıslak ve kasvetli gecesinde, mahallemizin küçük camisinde yatsı namazı yeni bitmişti. Cemaatten çoğu kişi yağmurdan kaçmak için aceleyle çıkmış, geriye sadece birkaç yaşlı adam ve ailem kalmıştı. Camideki loş ışıklar, yağmurun cama vuran damlalarıyla titrek gölgeler oluşturuyordu. Herkesin gittiği, sadece bizim kaldığımız o an… İşte o an, hayatımın dönüm noktasıydı.
Benim adım Zeynep. 24 yaşındayım. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde büyüdüm. Babam emekli imam, annem ev hanımı. Dışarıdan bakınca herkesin örnek göstereceği bir aileydik. Ama içimizde öyle sırlar vardı ki…
O geceye kadar her şeyi içime atmıştım. Üniversiteye başladığımda başka bir dünya ile tanıştım. Farklı insanlar, farklı düşünceler… Kendi inançlarımı sorgulamaya başladım. Ama ailemin yanında her zaman uslu, sessiz Zeynep oldum. İçimde kopan fırtınaları kimseye anlatamadım.
Bir gün, üniversiteden arkadaşım Elif’le eve geç kalınca babamdan ilk kez tokat yedim. “Bizim evimizde namus her şeyden önce gelir!” diye bağırmıştı babam. Annem ise sessizce ağlamıştı. O gece odamda sabaha kadar ağladım. O günden sonra içime kapanmaya başladım.
Ama asıl sır… Asıl sır, üniversitede tanıştığım Cem’di. Cem’le aramızda bir şeyler başlamıştı ama o farklı bir mezheptendi. Bunu aileme asla anlatamazdım. Cem’le gizli gizli buluşuyor, hayaller kuruyorduk. Bir gün her şeyi anlatıp özgürce yaşayacağımıza inanıyordum.
Ama işler hiç de hayal ettiğim gibi gitmedi. Bir gün mahalledeki komşulardan biri beni Cem’le görmüş ve hemen anneme yetiştirmişti. Annem o gece bana ilk kez bağırdı: “Bizi rezil mi edeceksin Zeynep? Babana söylemeye yüzüm yok!”
O günden sonra evde hava buz gibi oldu. Babam bana hiç bakmıyor, annem ise sürekli dua ediyordu. Ben ise her gün biraz daha yalnızlaşıyordum.
Ve işte o yağmurlu Ekim gecesi… Namazdan sonra annem ve babam beni camide beklememi istedi. Babam ağır adımlarla yanıma geldi:
“Zeynep,” dedi, sesi titriyordu, “Bize anlatman gereken bir şey var mı?”
O an içimdeki her şey patladı:
“Evet baba! Ben artık sizin istediğiniz gibi biri değilim! Ben kendi yolumu seçmek istiyorum! Cem’i seviyorum ve onunla evlenmek istiyorum!”
Babamın yüzü bembeyaz oldu. Annem yere çöktü, ellerini açıp dua etmeye başladı:
“Allah’ım! Bize sabır ver! Kızımı doğru yoldan ayırma!”
Babam ise öfkeyle bağırdı:
“Bizim soyumuzda böyle şey görülmedi! Sen bizim yüzümüzü yere eğdin Zeynep!”
O an caminin kapısından içeriye soğuk bir rüzgar girdi. Mumların alevi titredi. İçimdeki korku ve suçluluk duygusu birbirine karıştı.
“Baba,” dedim titreyerek, “Ben sizin kızınızım ama ben de bir insanım! Kendi hayatımı yaşamak istiyorum!”
Babam sessizce arkasını döndü ve camiden çıktı. Annem ise hala dua ediyordu.
O gece eve dönerken yağmurun altında yürüdüm. Her damla sanki içimdeki acıyı biraz daha derinleştiriyordu. Eve vardığımda odamın kapısını kilitledim ve sabaha kadar ağladım.
Ertesi gün babam benimle konuşmadı. Annem ise kahvaltı hazırlarken gözlerini benden kaçırdı. Evde bir yabancı gibi hissettim kendimi.
Cem’e her şeyi anlattım. O da ailesinin bu ilişkiye karşı olduğunu söyledi. İkimiz de iki arada bir derede kalmıştık.
Günler geçtikçe evdeki baskı arttı. Babam sürekli “Bizim ailemizde böyle şey olmaz!” diye söyleniyor, annem ise “Kızım ne olur vazgeç!” diyordu.
Bir gece annem odama geldi ve sessizce ağladı:
“Zeynep… Ben de gençken sevdim ama ailem izin vermedi. Sonra babanla evlendim… Belki mutlu olursun diye düşündüm ama… Senin için en iyisini istiyoruz.”
O an annemin de yıllarca bastırdığı duyguları olduğunu anladım. Onun da hayalleri yarım kalmıştı.
Cem’le kaçmayı düşündük ama ikimiz de ailelerimizi üzmek istemiyorduk. Bir çıkmazdaydık.
Bir sabah babam bana bir mektup bıraktı:
“Kızım Zeynep,
Senin mutluluğun bizim için önemli ama bazı değerlerimiz var. Biz seni affediyoruz ama bu yolu seçersen artık bizim evimizde yerin yok.”
O mektubu okurken ellerim titredi. Gözyaşlarımı tutamadım.
Sonunda Cem’le konuşup ayrılmaya karar verdik. İkimiz de ailelerimizin yükünü taşıyamayacak kadar yorgunduk.
Şimdi odamda yalnız oturuyorum ve yağmurun cama vuran sesini dinliyorum. İçimde kocaman bir boşluk var.
Acaba doğru olanı mı yaptım? Kendi mutluluğum için savaşmalı mıydım yoksa ailemin değerlerine boyun eğmek mi gerekiyordu? Siz olsaydınız ne yapardınız?