Kırık Bir Ekranın Ardında: Bir Hayatın Sessiz Çığlığı

“Ne yapıyorsun sen benim bilgisayarımda, Elif?” Babamın sesi, odanın duvarlarında yankılandı. Ellerim titreyerek klavyeden çekildi, gözlerim ekrana kilitlendi. O an, bilgisayar ekranında değil, hayatımın tam ortasında yakalanmıştım. Babamın gözleri kan çanağı gibi, yüzü öfkeyle buruşmuştu. “Sana kaç kere söyledim, benim eşyalarıma dokunmayacaksın!” diye bağırdı. Annem mutfaktan başını uzattı, gözleriyle bana ‘sus’ der gibi baktı. O bakış, yıllardır evimizin değişmeyen sessizliğiydi.

O sabah okula gitmek için hazırlanırken bile evdeki ağır alkol kokusu midemi bulandırmıştı. Babam yine sabaha kadar içmiş, salonun ortasında sızıp kalmıştı. Annem ise her zamanki gibi sessizce mutfağa çekilmiş, patates soyuyordu. Kapıdan geçerken ona “Günaydın anne” dedim ama sesim neredeyse duyulmadı. O sadece başını hafifçe salladı, gözleri yere bakıyordu. Annemin elleri hep soğuktu; sanki yıllardır sıcaklığı unutmuş gibiydi.

Okulda da huzur bulamıyordum. Arkadaşlarımın arasında kendimi hep yabancı hissediyordum. Herkesin ailesi normalmiş gibi geliyordu bana; anneleri güler yüzlü, babaları akşamları eve neşeyle dönen insanlar… Ben ise eve dönmek istemiyordum. Okul çıkışı bazen parkta oturup zaman öldürüyordum, bazen de kitapçıda rafların arasında kayboluyordum. Ama eninde sonunda eve dönmek zorundaydım.

O gün eve geldiğimde babamın bilgisayarında bir şeyler arıyordum aslında; belki de sadece başka bir hayatın izini… O anda yakalandım işte. Babam üzerime yürüdü, kolumdan tuttuğu gibi beni sandalyeden kaldırdı. “Senin yüzünden bu evde huzur yok!” diye bağırdı. Annem araya girmeye çalıştı ama babam ona da bağırdı: “Sen de sus! Hepiniz başıma bela oldunuz!”

O an içimde bir şeyler koptu. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Ağlamak zayıflıktı; ben artık zayıf olmak istemiyordum. Babam odadan çıkınca annem yanıma geldi, sessizce saçımı okşadı. “Geçecek kızım,” dedi fısıltıyla. Ama ben biliyordum; hiçbir şey geçmiyordu.

Gece olunca odamda yatağıma uzandım. Tavanı izlerken kendi kendime sordum: “Neden ben?” Dışarıda rüzgar uğulduyordu, içeride ise annemin sessiz ağlaması yankılanıyordu. Babamın horultusu ise her zamanki gibi duvarları titretiyordu.

Bir gün okuldan dönerken en yakın arkadaşım Zeynep’le yürüyorduk. Bana “Neden hiç gülmüyorsun Elif?” diye sordu. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Gülmek bana yasak gibiydi sanki… Zeynep’in annesiyle babası el ele tutuşarak markete gidiyorlardı bazen; ben ise annemle babamın aynı masada oturduğunu bile hatırlamıyordum.

Bir akşam babam yine sarhoş geldiğinde anneme bağırmaya başladı. Annem bu sefer karşılık verdi: “Yeter artık Mehmet! Kızımızın önünde rezil olduk!” Babam bir an durdu, sonra masadaki bardağı yere fırlattı. Cam kırıkları her yere yayıldı. O an annemin gözlerinde korku gördüm ama aynı zamanda bir meydan okuma da vardı. İlk defa annemi böyle gördüm.

O gece annem yanıma geldi ve “Kızım, bazen güçlü olmak susmak değildir,” dedi. “Bazen gitmek gerekir.” O sözler beynimde yankılandı. Gitmek… Ama nereye? Biz nereye gidebilirdik ki?

Ertesi gün okuldan döndüğümde annemi valiz hazırlarken buldum. “Hazır ol Elif,” dedi kararlı bir sesle. “Bu gece gidiyoruz.” Kalbim hızla çarpmaya başladı; korku ve umut birbirine karıştı içimde.

Gece yarısı sessizce evden çıktık. Annem beni kolumdan tuttu, sokak lambalarının altında yürüdük. Bir taksiye bindik ve annemin ablası Ayşe Teyze’nin evine gittik. Ayşe Teyze kapıyı açtığında gözleri doldu; bizi sarılarak karşıladı.

İlk defa o evde kendimi güvende hissettim. Ayşe Teyze bize sıcak çay yaptı, sofraya börek koydu. Annemle birlikte oturduk ve uzun uzun konuştuk. Annem ağladı, ben ağladım… Ama bu sefer gözyaşlarımızda bir umut vardı.

Babam günlerce aradı, tehdit etti, yalvardı… Ama annem kararlıydı; geri dönmeyecektik. Ayşe Teyze bize sahip çıktı, komşular destek oldu. Annem bir iş buldu; ben de okula devam ettim.

Aylar geçti… Hayatımız yavaş yavaş düzene girdi ama içimdeki yara hâlâ kanıyordu. Bazen geceleri uyanıp eski evimizi düşünüyordum; babamın öfkesi, annemin sessizliği… Ama artık biliyordum: Korkunun olduğu yerde sevgi büyüyemezdi.

Şimdi üniversiteye hazırlanıyorum. Annemle birlikte küçük ama huzurlu bir evimiz var artık. Geçmişin gölgesi hâlâ peşimde ama geleceğe dair umutlarım var.

Bazen kendi kendime soruyorum: Bir çocuk neden ailesinin sevgisinden mahrum kalır? Biz neden susmak zorunda kaldık? Sizce de susmak mı güçlü olmak demek? Yoksa bazen gitmek mi en doğru yol?