İki Ateş Arasında: Annem ve Eşim Arasında Kalan Hayatım

“Yeter artık, Zeynep! Ben bu evde huzur istiyorum, annenin inlemeleriyle, ilaç kokusuyla yaşayamam!” Murat’ın sesi, mutfağın duvarlarında yankılandı. O an, elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşecekti. Annem, odasında sessizce yatıyordu; nefes alışverişi bile zayıflamıştı son zamanlarda. Oysa ben, yıllardır onun yanında, ona bakmak için mücadele ediyordum. Babamı küçükken kaybettik, annem beni tek başına büyüttü. Şimdi ise, ona bakmak benim borcumdu. Ama Murat… O, evliliğimizin başında annemi kabul etmişti, ama hastalığı ilerleyince sabrı tükendi.

“Ne yapmamı istiyorsun, Murat? Annemi sokağa mı atayım?” dedim, gözlerim dolmuştu. O ise gözlerini kaçırdı, “Bak, ben kötü biri değilim. Ama bu evde artık kendimi yabancı gibi hissediyorum. Senin annen, senin sorumluluğun. Benim de bir hayatım var!”

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Annemin odasına gidip başında bekledim. Saçları dökülmüş, elleri titriyordu. Gözlerini açıp bana baktı, “Kızım, Murat haklıysa, beni bir huzurevine yerleştir. Ben sana yük olmak istemem.” dedi. İçim parçalandı. Annem, bana yük olduğunu düşündüğü için utanıyordu. Oysa ben, onun bir zamanlar bana nasıl baktığını, geceleri ateşim çıktığında başımda sabahladığını unutamıyordum.

Ertesi gün, iş yerinde de aklım evdeydi. Müdürüm, “Zeynep Hanım, yine dalgınsınız. Bir sorun mu var?” diye sordu. İçimden “Keşke anlatabilsem” dedim. Ama anlatamazdım. Çünkü herkesin hayatında böyle bir ikilem yoktu. Akşam eve döndüğümde Murat, salonda televizyonun karşısında oturuyordu. Göz göze gelmemeye çalıştı. Ben ise annemin odasına koştum. Onun yanında otururken, çocukluğumdan kalan bir fotoğrafı elime aldım. Annem ve ben, bir parkta gülümsüyorduk. O an, karar vermem gerektiğini hissettim. Ama hangi kararı verirsem vereyim, bir yanım eksik kalacaktı.

Bir hafta boyunca evde sessiz bir savaş vardı. Murat, annemle göz göze gelmemeye çalışıyor, ben ise ikisinin arasında mekik dokuyordum. Bir akşam, Murat işten geç geldi. Kapıdan girer girmez, “Zeynep, bu böyle gitmez. Ya annen ya ben!” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu. “Bunu bana nasıl söylersin? Benim annem, senin de annen sayılır! Hastayken onu bırakmamı nasıl istersin?” diye bağırdım. Murat’ın gözleri doldu, “Ben de insanım, Zeynep. Her gün annemin acı çektiğini görmek, evde sürekli bir huzursuzluk… Ben de yoruldum.”

O gece, annem ağladığımı duydu. Yanıma geldi, “Kızım, ben ölsem de kurtulsan diye düşünüyorum bazen. Senin mutluluğun için dua ediyorum.” dedi. O an, annemin ne kadar yalnız ve çaresiz olduğunu anladım. Ona sarıldım, “Sen benim her şeyimsin, anne. Kimse seni benden alamaz.” dedim. Ama içimde bir korku vardı: Ya Murat giderse? Ya evliliğim biterse?

Bir gün, Murat’ın annesi, Ayten Hanım, bizi ziyarete geldi. Durumu hemen anladı. “Zeynep, kızım, senin yerinde olsam ben de annemi bırakmazdım. Ama Murat da haklı. Evlilik iki kişiliktir, üçüncü bir kişi olunca denge bozulur.” dedi. O an, herkesin haklı olduğu bir dünyada, kimsenin mutlu olamayacağını düşündüm. Ayten Hanım, “Belki anneni bir süreliğine ablana götürsen?” dedi. Ama ablam, İzmir’de yaşıyor, iki çocuğu var, maddi durumu da iyi değil. Annemi oraya göndermek, ona iyilik değil, eziyet olurdu.

Bir gece, Murat’la uzun uzun konuştuk. “Bak Zeynep, ben seni çok seviyorum. Ama bu şekilde devam edemem. Ya annen için bir çözüm bul, ya da ben gideceğim.” dedi. O an, hayatımın en zor kararını vermem gerektiğini anladım. Anneme, “Anne, belki bir süreliğine bir bakım evine gitmen gerekebilir.” dedim. Gözleri doldu, “Beni istemiyorsunuz artık, değil mi?” dedi. “Hayır anne, öyle değil. Ama Murat’la evliliğim de tehlikede. İkisini bir arada yürütemiyorum.”

Bir hafta boyunca, bakım evlerini gezdim. Hiçbiri içime sinmedi. Annem, “Beni bırakma, kızım.” dediğinde, içimdeki suçluluk büyüdü. Murat ise her geçen gün daha da uzaklaşıyordu. Bir sabah, Murat valizini topladı. “Ben annemlere gidiyorum. Düşün taşın, kararını ver.” dedi. O an, evde bir sessizlik oldu. Annem, “Bak, kızım, ben gideyim. Sen gençsin, hayatını yaşa.” dedi. Ama ben, annemi bırakmaya razı olamadım.

Geceleri, annemin başında oturup dua ettim. “Allah’ım, bana bir yol göster.” dedim. Bir gün, iş yerinde bir arkadaşım, “Benim annem de hastaydı, bir bakıcı tuttuk. Hem evde kaldı, hem de ben rahat ettim.” dedi. O an, bir umut doğdu içimde. Eve gidip Murat’ı aradım. “Bakıcı tutalım, annem evde kalsın ama sen de rahat et.” dedim. Murat, “Bir deneyelim.” dedi. Bir hafta sonra, Hatice adında bir bakıcı bulduk. Annem önce istemedi, “Yabancı birine nasıl güveneyim?” dedi. Ama zamanla Hatice Hanım’ı sevdi.

Evdeki hava biraz yumuşadı. Murat, yavaş yavaş eve dönmeye başladı. Ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Aramızda görünmez bir duvar vardı artık. Annem, “Kızım, ben ölürsem sakın kendini suçlama.” dedi. O an, gözyaşlarımı tutamadım. “Anne, ben seni çok seviyorum. Ama bazen insanın sevgisi yetmiyor.”

Şimdi, geceleri yatağımda yatarken, kendi kendime soruyorum: Bir insan, annesiyle eşi arasında kalınca ne yapmalı? Fedakarlık nereye kadar? Kendi mutluluğum için annemi bırakmalı mıydım, yoksa annemi seçerek evliliğimi riske atmak mı doğruydu? Siz olsaydınız ne yapardınız?