Düğün Olmayacak: Bir Türk Kızının Hayatındaki Fırtına

“Düğün olmayacak!” diye bağırdım, sesim evin duvarlarında yankılandı. Annem, Hatice Hanım, gözleri kocaman açılmış bana bakıyordu. Elindeki çay bardağı titredi, ince belli bardaktan bir damla çay halıya düştü. “Ne dedin sen, Zeynep?” dedi, sesi titrek ve öfkeliydi. “Düğün olmayacak mı? Kızım, aklını mı kaçırdın?”

O an, içimde yıllardır biriktirdiğim bütün korkular, endişeler ve hayal kırıklıkları bir anda patladı. Annemin gözlerindeki hayal kırıklığını görmek, bana bıçak gibi saplandı. Ama artık susamazdım. Yıllardır herkesin benden beklediği o uslu, söz dinleyen kız olmaktan yorulmuştum. “Anne, ben istemiyorum. Ben bu evliliği istemiyorum!” dedim, gözlerimden yaşlar süzülürken.

Oturma odasında bir sessizlik oldu. Babam, Mehmet Bey, gazeteyi elinden bırakıp bana baktı. Yüzünde öyle bir ifade vardı ki, sanki ben değil de başka biri bu sözleri söylüyordu. “Zeynep, kızım, bak… Her şey hazır. Düğün salonu tutuldu, davetiyeler dağıtıldı. Komşulara, akrabalara söz verdik. Şimdi ne demek bu?”

İçimdeki fırtına daha da büyüdü. “Baba, ben mutlu değilim. Ben Ali’yi sevmiyorum. Onunla evlenmek istemiyorum.”

Annem hemen atıldı, “Ama Ali iyi çocuk! Ailesi düzgün, işi var, evi var. Daha ne istiyorsun? Herkes senin yerinde olmak isterdi!”

İşte tam da bu cümle… Herkesin yerinde olmak istediği o hayatı ben istemiyordum. Kendi hayatımı yaşamak, kendi kararlarımı vermek istiyordum. Ama bu evde, bu mahallede, bu şehirde bir kızın kendi kararlarını vermesi kolay değildi. Herkesin gözü üzerimizdeydi. “Zeynep nişanlandı mı, düğün ne zaman, damat nasıl biri?”

Küçüklüğümden beri annem bana hep iyi bir eş bulmam gerektiğini, mutlu bir yuva kurmanın en büyük hayal olduğunu anlatmıştı. Ama benim hayallerim farklıydı. Ben öğretmen olmak, çocuklara dokunmak, kendi ayaklarımın üzerinde durmak istiyordum. Ali ise… Ali iyi biriydi belki ama ben onu sevmedim. Onun yanında kendimi hep eksik, hep yanlış hissettim. Onun ailesiyle tanıştığımda, bana hep “Bizim gelinimiz olacaksın, artık bizim kurallarımıza uyacaksın” dediler. O an anladım ki, bu evlilik benim için bir hapishane olacaktı.

Ama annem… Annem için bu düğün, onun hayallerinin gerçekleşmesiydi. Yıllarca komşulara, akrabalara “Kızım evleniyor, damadımız şöyle iyi, böyle iyi” demek için beklemişti. Şimdi ise ben, onun bütün hayallerini yıkıyordum. “Anne, lütfen… Ben mutlu olamayacağım. Ali’yle evlenirsem, kendimi kaybedeceğim. Lütfen beni anla!”

Annemin gözleri doldu. “Zeynep, senin iyiliğin için uğraşıyoruz. Bizim zamanımızda böyle şeyler olmazdı. Biz annemiz ne derse onu yapardık. Şimdi herkes kendi kafasına göre hareket ediyor, sonra da mutsuz oluyor. Sen de pişman olacaksın!”

Babam ise daha sertti. “Bak kızım, bu işin şakası yok. İnsanlar ne der? Mahallede rezil oluruz. Ali’nin ailesi ne diyecek? Onların yüzüne nasıl bakacağız?”

İşte en çok da bu cümleler canımı acıttı. Herkesin ne diyeceği, herkesin ne düşüneceği… Peki ya ben? Ben ne hissediyordum? Benim ne istediğim neden kimsenin umurunda değildi?

O gece odamda sabaha kadar ağladım. Dışarıda yağmur yağıyordu, sanki gökyüzü de benimle ağlıyordu. Telefonumda Ali’den gelen mesajlar vardı. “Zeynep, neden böyle yapıyorsun? Her şey yolundaydı. Annemler çok üzülmüş. Lütfen konuşalım.” Ama ben konuşmak istemiyordum. Çünkü biliyordum, konuşursam yine ikna edilmeye çalışılacaktım. Yine kendi isteklerimden vazgeçmem beklenecekti.

Ertesi gün, annemle mutfakta karşılaştık. Gözleri şişmişti, belli ki o da ağlamıştı. “Kızım, bak… Ben de senin mutsuz olmanı istemem. Ama hayat bu, her şey istediğimiz gibi olmuyor. Ali seni üzmez, sana iyi bakar. Hem bak, işin de var. Öğretmen olacaksın, kendi paranı kazanacaksın. Ama evlilik başka bir şey. Yalnız kalmanı istemem.”

“Anne, yalnız kalmak kötü bir şey değil. Kendi başıma da mutlu olabilirim. Hem ben daha hazır değilim. Belki de hiç evlenmek istemiyorum. Neden herkes evlenmek zorundaymış gibi davranıyor?”

Annem başını öne eğdi. “Bizim zamanımızda böyle düşünceler olmazdı. Ama sen bilirsin. Yine de iyi düşün. Sonra pişman olma.”

Babam ise günlerce benimle konuşmadı. Evde buz gibi bir hava esti. Annemle fısıldaşmalar, komşulardan gelen meraklı bakışlar, akrabaların arayıp “Ne oldu, niye düğün iptal oldu?” diye sormaları… Hepsi üstüme üstüme geldi. Bir gün, mahallede yürürken komşu kadınlardan biri, Ayşe Teyze, yanıma yaklaştı. “Kızım, ne yaptın sen? Annenin yüzüne bakamıyor artık. Herkes konuşuyor. Gençsin, hata yapma. Sonra çok pişman olursun.”

O an, içimde bir öfke yükseldi. Neden herkes benim hayatım hakkında konuşuyordu? Neden kimse bana “Sen ne istiyorsun?” diye sormuyordu? Eve döndüğümde anneme sarıldım. “Anne, ben seni çok seviyorum. Ama lütfen, benim de kendi hayatımı yaşamama izin ver. Ben hata yapacaksam da, kendi hatamı yapmak istiyorum.”

Annem uzun süre sessiz kaldı. Sonra gözlerimin içine baktı. “Kızım, sen mutlu olacaksan, ben de razıyım. Ama kolay olmayacak. İnsanlar konuşacak, biz de üzüleceğiz. Ama senin mutluluğun her şeyden önemli.”

Babam ise uzun süre bana küstü. Ama zamanla, benim kararlı olduğumu gördükçe yumuşadı. Ali’nin ailesi ise çok kırıldı, ama ben onlara da bir mektup yazdım. “Sizin oğlunuz çok iyi biri, ama ben onunla mutlu olamayacağımı anladım. Kimseye haksızlık etmek istemem.”

Aylar geçti. Düğün olmadı. Mahallede dedikodular bitti. Ben ise öğretmen oldum, çocuklara umut oldum. Kendi ayaklarımın üzerinde durmanın gururunu yaşadım. Annem bazen hâlâ “Keşke evlensen, bir yuva kursan” diyor ama artık bana daha çok güveniyor. Babam ise torun hayaliyle yanıp tutuşsa da, bana saygı duymayı öğrendi.

Şimdi bazen geceleri pencereden dışarı bakarken düşünüyorum: Kendi hayatımızı yaşamak için ne kadar cesur olmalıyız? Toplumun baskısına karşı durmak, en yakınlarımızı üzmek pahasına da olsa, kendi yolumuzu seçmek… Siz olsanız ne yapardınız?