Otuzunda Hâlâ Çocuk Odasında: Bir Kızın Hesaplaşması

“Zeynep, kaç yaşına geldin, hâlâ bu odada ne işin var?” Annemin sesi, sabahın köründe odamın kapısını çalarken içimi ürpertiyor. Gözlerimi açmaya çalışıyorum, tavana bakıp derin bir nefes alıyorum. Odanın duvarlarında hâlâ lise yıllarımdan kalma posterler, kitaplar, köşede eski bir peluş ayı… Otuz iki yaşındayım ve hâlâ çocukluk odamda, annemin evinde yaşıyorum.

Kalkıp aynaya bakıyorum. Saçlarım darmadağın, gözlerimin altında mor halkalar. Annem mutfakta kahvaltı hazırlarken, ben hâlâ işsizim. Üniversiteden mezun olalı sekiz yıl oldu, ama ne bir işim var ne de kendi evim. Arkadaşlarımın çoğu evlenip çoluk çocuğa karıştı, bazıları yurtdışına gitti. Ben ise annemin sabırsız bakışları ve komşuların dedikoduları arasında sıkışıp kaldım.

Kahvaltı masasında annemle aramızda sessiz bir savaş başlıyor. O, çayını karıştırırken göz ucuyla bana bakıyor. “Bak, Ayşe Hanım’ın kızı geçen ay evlendi. Senin yaşındaydı. Sen ne yapıyorsun Zeynep?” diyor. İçimden bağırmak geliyor: “Ben de bilmiyorum anne! Ben de ne yapacağımı bilmiyorum!” Ama sadece başımı eğip ekmeğimi ufalıyorum.

Babam vefat ettiğinde yirmi yaşındaydım. O günden sonra annemle birbirimize daha çok tutunduk. Ama zaman geçtikçe, bu tutunma bir bağımlılığa, bir zincire dönüştü. Annem, bana hem kol kanat gerdi hem de kendi korkularını bana yükledi. “Kız başına dışarıda ne işin var?” dedi hep. “İyi bir iş bul, evlen, düzenini kur.” Ama hayat, onun istediği gibi gitmedi. Ben de onun istediği gibi biri olamadım.

Bir gün, iş görüşmesinden dönerken yağmur başladı. Otobüs durağında ıslanırken, telefonum çaldı. Annemdi. “Neredesin? Geç kaldın, başına bir şey mi geldi?” Yirmi yaşında da olsam, otuz iki de olsam, annem için hep küçük bir çocuktum. O an, içimde bir öfke kabardı. “Anne, büyüdüm ben!” diye bağırmak istedim. Ama yine sustum. Eve döndüğümde annem kapıda bekliyordu. “Islanmışsın, hasta olacaksın,” dedi. Sıcak bir çorba koydu önüme. O an, hem minnet hem de öfke hissettim. Annemin sevgisiyle boğuluyordum sanki.

Bir akşam, eski arkadaşım Elif aradı. “Zeynep, dışarı çıkalım mı? Biraz kafamız dağılsın.” Anneme söyledim, yüzü asıldı. “Bu saatte nereye gidiyorsun? Kimlerle buluşacaksın?” Yine aynı tartışma. “Anne, ben çocuk değilim!” dedim bu kez. Sesim titredi. Annem sustu, gözleri doldu. “Senin iyiliğin için kızım,” dedi. O an, annemin de korkularıyla baş edemediğini anladım. Babamın ölümünden sonra, beni kaybetmekten korkuyordu. Ama ben de kendi hayatımı kaybediyordum.

Bir gece, odamda otururken eski defterlerimi karıştırdım. Lise yıllarında yazdığım hayaller: “Gazeteci olacağım, dünyayı gezeceğim, kendi evim olacak.” Şimdi ise, annemin evinde, çocukluk odamda, hayallerimden çok uzaktayım. Gözlerim doldu. Pencereden dışarı baktım; sokak lambasının altında oynayan çocukları izledim. Onlar büyümek için sabırsız, ben ise büyüdüğüm halde hâlâ çocukluğuma hapsolmuşum.

Bir sabah, annemle büyük bir kavga ettik. “Yeter artık Zeynep! Senin yaşında insanlar çocuk sahibi oldu, sen hâlâ işsiz güçsüz evde oturuyorsun!” dedi. Ben de patladım: “Senin yüzünden anne! Hep korkuttun beni, hep engel oldun! Kendi hayatımı kuramadım!” Annem ağlamaya başladı. O an, söylediklerimden pişman oldum. Ama içimde birikenler bir anda dökülmüştü. Annem, “Ben seni korumak istedim,” dedi. “Ama belki de seni zincirledim.” İkimiz de sustuk. O günden sonra aramızda bir mesafe oluştu.

Bir süre annemle konuşmadık. Evde sessiz bir huzursuzluk vardı. Ben iş aramaya devam ettim, ama her görüşmeden eli boş döndüm. Bir gün, annem kapımı çaldı. “Zeynep, seninle konuşmak istiyorum,” dedi. Oturduk, uzun uzun konuştuk. Annem, “Belki de seni fazla korudum. Ama ben de yalnız kaldım, korktum. Senin de hayatını yaşaman lazım,” dedi. O an, annemin de ne kadar yalnız olduğunu, korkularının altında ezildiğini gördüm. Ona sarıldım. “Anne, ben de korkuyorum. Ama birlikte aşabiliriz,” dedim.

Birlikte yeni bir yol çizmeye karar verdik. Annem, bana destek olacağını söyledi. Ben de, kendi ayaklarım üzerinde durmak için daha cesur olmaya karar verdim. Birkaç ay sonra, bir yayınevinde stajyerlik buldum. Maaşı azdı ama kendi paramı kazanmaya başlamıştım. Annem, ilk maaşımla ona aldığım küçük bir hediyeyi gözyaşlarıyla kabul etti. “Seninle gurur duyuyorum,” dedi. O an, yıllardır üzerimdeki yük hafifledi.

Şimdi hâlâ annemin evindeyim, ama artık kendi yolumu çizmeye başladım. Gelecekten korkuyorum, ama artık korkularımla yüzleşebiliyorum. Annemle aramızda yeni bir bağ kurduk; birbirimizi daha iyi anlıyoruz. Belki de büyümek, sadece evden ayrılmak değil, geçmişin zincirlerini kırmakmış.

Bazen pencereden dışarı bakıp kendi kendime soruyorum: “Gerçekten büyümek ne demek? Kendi yolunu bulmak için ne kadar cesur olmak gerekir?” Siz hiç, kendi korkularınızla ve ailenizin beklentileriyle böyle bir savaş verdiniz mi?