Bir Masalın Yıkıldığı Gece
“Yeter artık Leyla! Söyle, senin istediğin nedir?” Gökhan’ın bağırtısı oturma odasında yankılandığında, titreyen ellerimle giydiğim abiye elbisemin dantellerine daha sıkı sarıldım. O akşam, babamın köyden sırf bu nişan için çağırdığı onlarca akrabamızın arasında, herkesin gözü üzerimdeydi. Gözlerim anneme kaydı—o, sofrada duran çay bardağını tutarken gözlerindeki yaşları saklamaya çalışıyordu. Babam ise, köşedeki sandalyede ölgün bir halde, sanki evdeki bütün tartışmalara alışkın biri gibi suskun duruyordu. Ama ben… Ben o gece ilk defa kendim olacaktım.
Çocukluğum boyunca annemin sessizliğinde büyüdüm; susar, ağlamaz, kocamı üzmem derdi. Ama içimde hep bir umut vardı—bir gün, bir kadın olarak istediğim hayatı kurabilirim diye. Oysa şimdi, yirmi beş yaşındaydım ve önümde bir masa dolusu insan; annem, babam, Gökhan ve onun ailesi… Benden bir cevap bekliyorlardı: bu nişanı kabul edecek miydim, yoksa hayatı kendi başıma mı göğüsleyecektim?
Annemin sesi titreyerek araya girdi: “Kızım, babanın kalbi var. Zaten geçiniyoruz zor bela… Yarın köyde herkes senin adını konuşacak.” Yutkundum. İçimden bir fırtına geçti: Neden hep onların dedikleri olmalı? Neden herkesin mutluluğu benden daha önemli?
Gözlerim babamın çatık kaşlarından kaçarken, Gökhan’ın elimi tutmaya çalıştığını hissettim. “Leyla, bak ben seni çok seviyorum. Ailelerimize layık olalım, geçmişi, olanı biteni unutalım” dedi. Sanki bütün hikâyelerimde, aşkın dokunuşu her şeyi unutturabilirmiş gibi. Ama ben suskun kaldım. Annemin bana attığı bakışta iki dünyaya sıkışmışlığın acısını gördüm; hem babamı şiir gibi seven bir kadın, hem de benim hayatım için bir cezaevi kapısını tutan bir gardiyan gibiydi.
O gece, sofradan kalktım. “Kabul etmiyorum,” dedim. “Bu benim hayatım. Madem kalp krizi geçireceksin baba, madem köy konuşacak anne, bırakın konuşsunlar. Ben mutsuz yaşayacağıma, kendi yolumu bulurum.” Sesimde titrek ama kararlı bir yankı vardı. Annem ağlamaya başladı, babam ise ilk defa bana hakaret etti: “Nankör!”
Ablamın bana fısıldadığı cümleler hala kulağımda: “Sevgili Leyla, çözülmekte olan bir düğümün ucundasın. Ya usulca çözersin ya da koparırsın.” Benim tercihim, o gece her şeyi koparmak oldu.
Bavulumu toplarken, sahip olduğum en değerli şeyin özgürlüğüm olduğunu yeni anlamıştım. “Nereye gideceksin?” diye seslendi annem. Babam suratını bana dönmedi bile. “İstanbul’a, Zeynep ablanın yanına. Orada bir iş bulur, ayakta dururum.” Annem, koşarak önümde durdu, elleriyle yüzüme dokundu. “Kızım buralarda her kadın kendi hayatının başrolü olamaz, ya yandaki karakter olursun ya da sadece figüran.”
O cümle yüreğimde bir bıçak gibi saplandı. Otobüsün camından köyümü seyrederken, çocukluğumdaki akşam ezanı hatırladım; göğümdeki karanlıkla, yeni hayatıma giden ışığın arasındaki savaşa benziyordu.
İstanbula ilk vardığımda, Zeynep ablamın iki odalı evinde köşe başında bir halı serildi bana. O eski, çatlamış duvarda kendimi ne kadar küçük, ne kadar yalnız hissettiğimi anlatamam… Her gece, annemin yokluğunu ve babamın o öfkesini aynı rüyada yeniden gördüm. İş görüşmelerimde yaşadığım aşağılamalar, “Evlenene kadar çalışabilirsin, sonrası ev hanımlığı” diyen müdürlerin sırıtışları… Dayanılmaz bir baskıydı.
Ama yine de yılmadım. Sabahları Sirkeci’de bir pastanede komilik, akşamları Zeynep ablamın çocuklarına bakıcılık yaptım. Geceleri ablamın yanında sessizce ağlarken, “Sen güçlü kızsın Leyla” deyişini, kendime bir dua gibi tekrarladım.
Bir gün, babamdan kısa bir mesaj geldi: “Dönersen kapımız açık ama unutma, bu evde kurallar hala aynı.” Annemden ise uzun bir mektup; “Sana kızgın değilim, keşke ben de senin gibi olabilseydim. Ama yüreğim kapalı bir sandık Leyla, kimseye açamadım. Sen açtın o sandığı. Belki de bu yüzden senden daha çok korktum.”
O mektubu okuduğumda gözyaşlarım yılların yükü gibi yanaklarımı yaktı. Annemin yanında olup onunla sarılmak istesem de, aramızdaki mesafeleri gelenekler örmüştü.
Bir akşam, pastanede oturmuş çay içiyordum. Yağmur camlara vuran bir şarkı gibi çalınca, içeri Ali girdi. Ali, fakülteden uzaktan tanıdığım, hayata karşı dik duran biriydi. “Sen değişmekten korkuyorsun Leyla, ya bambaşka biri olursan?” dedi. Cevabımı bilmediğim bir soruydu. Birlikte Boğaz’ın kenarında yürürken, utangaçça elimden tuttu. “Korkma Leyla, değişmek her zaman kaybetmek değildir,” diye fısıldadı. İlk defa içimde umuda dair bir yangın hissettim.
Ailem, haftalarca köyde benim hakkımda dedikodu yapmaya devam etti. “Leyla şehre gidip başını yaktı” dediler. Facebook’ta gizlice stalkladığım akrabalarımın altına yazdığı imbikli laflar, canımı yaksa da umursamamayı öğrendim.
Bir gün annem telefon açtı. “Kızım, köyde kadınlar seni konuşuyor. Bazıları senin gibi güçlü olmayı isterdi, ama korkuyorlar.” Annem sustu, sonra şu cümleyi fısıldadı: “Kaç kez gece sana sarılamadığım için kendime kızdım, ama yapamadım. Baban hala çok kızgın, ama özlüyor.” O an içimdeki çocuk ağladı. Aniden kendimi hem çok uzak hem de anneme çok yakın hissettim.
Ayları yıllara kattım İstanbul’da. Zeynep ablam zatürre olup hastanelere düşünce, eve ben baktım. Sonunda kendi küçük evime çıktım, pazardan ikinci el eşyalarla bir yuva kurdum. O evde hiç kimse bana “Nankör” ya da “figüran” demedi. İlk defa, kendimi gerçekten başrol gibi hissettim.
Annemle yıllar sonra Esenler Otogarı’nda buluştuk. Elimde bir demet beyaz karanfillerle beklerken, annemin yüzündeki çizgiler daha da belirgindi. “Büyümüşsün Leyla,” dedi, bana sarılırken hafifçe titreyen elleriyle. Sanki ilk defa özür diler gibi. Birlikte bir kafede oturduk, annem bana ilk defa çocukluğundan, kendi hayallerinden bahsetti. “Ben de öğretmen olmak istemiştim, ama annemle babam izin vermedi. Kalbimde hep bir eksiklik oldu. Senin eksikliğin cesaretinle dolacak, inanıyorum.” Ben de onun ellerini tuttum. “Eksik değiliz anne, sadece yarım bırakılmış hayallerin izindeyiz.”
Şimdi, her sabah kendi karanlığımı aydınlatırken bir kadın olarak seçtiğim her adımda, bazen çok yalnız kalsam da özgür olduğumu biliyorum. Bazen ailem, bazen toplum hala arkamdan konuşuyor, ama artık yolu başkalarının değil, kendi kalbimin haritasından buluyorum.
Peki, sizin hayatınızda hangi zincirleri kırmak gerekirdi ama korkudan, sevgiden ya da alışkanlıktan kıramadınız? Kaçımız kendi masalımızın başrolü olmayı göze alacak kadar cesuruz?