Büşra Beni ve Bebeğimizi Bıraktı: 10 Yıllık Evliliğin Ardından Yalnız Babaya Dönüş

“Baba, niye annem yok?” Bunu duyduğum ana kadar hep dayanabileceğime inandım. Umut henüz konuşmaya yeni başladığı ayların taze merakıyla sorumuştu o gün. Sabahleyin çocuk odasında, altına kaçırmış çarşafın üzerine oturmuş, annesinin her zaman getirdiği ayıcıklı mamasını bekliyordu. Ama o sabah evde bir yalnızlık vardı—duvarlar anlamsızca sessiz, mutfak bomboş, Umut’un bebek odasının kapısı ise aralıktı. Büşra gitmişti. Masanın üzerinde bıraktığı ince kağıtta kısa bir satır vardı: “Özür dilerim, yapamıyorum. Kendimi kaybettim.” Hepsi bu kadardı. On yıl boyunca elini hiç bırakmadığım, bugüne dek gözümde dünyanın en güçlü kadını olan eşim Büşra, bir anda ortadan kaybolmuştu.

O sabah kahvemi içerken titredim. Kahve telvesi dudaklarımda kekremsi gezerken, geçmişin anıları hücum etti. Üniversite laboratuvarında tanışmıştık Büşra’yla. Aynı projede haftalarca gece gündüz çalışmıştık. Onun zekasına âşık olmuştum. Gözlerinde bir hayalin parıltısı vardı; araştırmalar, makaleler, doktora, yurtdışı seminerleri… O ise beni başka bir hayale inandırmıştı: Birlikte bir aile olacağız, demişti. On yıl boyunca her zorluğu aşarken, ikimizin tutkularını dengelemeye çalıştım. Büşra’nın gözü daima en üstteki pozisyondaydı. Ben ise akşam eve geldiğimde karşılaştığım küçük eşyalarımızda huzuru buluyordum.

Hamile olduğunu öğrendiğimizde; ben mutluluktan ağlarken, Büşra sessizce yere baktı. İlk o an, içimde hafif bir huzursuzluk hissettim, ama endişemle yüzleşmek istemedim. “Başaracağız,” dedi. İnandım, çünkü gözlerinde yenik düşmek istemeyen bir inat görüyordum. Tüm gebelik boyunca işi hiç bırakmak istemedi. Çoğu zaman geç gelirdi evden. O son ay, dondurucu ocakta dışarıda beklerken, Büşra laboratuvardaki yeni cihazı kurmakla meşguldü. Umut dünyaya geldiğinde hepimizin hayatı değişecekti, sanıyordum.

Ama değişen sadece benim dünyam oldu. Büşra’yı her gün biraz daha kaybettim. Oğlumun ilk gülüşünü, ilk adımını, ilk kelimesini o göremedi. Gece yarısı süt saati olduğunda, uykusuzluktan gözlerim kıpkırmızı, oğlumun ağlama sesiyle uyanıp emzirmeye çalıştım; mama hazırlamayı, altını değiştirmeyi YouTube’dan öğrendim. Annem emekliydi, destek olmak için bazen gelirdi ama onun da bel fıtığı vardı. Oğlumun ayağını ilk kez ben tuttum, ilk ateşini ben düşürdüm, ilk dişini ben gördüm. Tüm bunlar olurken, Büşra arada ansızın eve uğrar, kucağına almakta isteksiz olduğu bebeğe bakar, sonra iş toplantısından bahsederdi. Oğlunun gözlerindeki özlemi görmeyişine öfkelendim. Ama bir gün bile bağırmadım ona. Herkesin savaşı kendineydi sonuçta.

Kendimi kandırmak, genlerimden gelen sabra sığınmak Türk erkeğiyle özdeş bir alışkanlık belki. Ama ben gerçekten de “aile olmak fedakarlık gerektirir,” diyen annemin sesini kulaklarımda taşıyarak hayata atılmıştım. Fakat insan en yakınında kaybettiği şeyi anlamakta en geç kalandı. O son akşam; mutfakta sırtı dönük bulaşık yıkıyordu. Ben Umut’u uyuttuktan sonra yanıma gidip gözlerindeki yorgunluğa bakınca, “Büşra, bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sordum, yanıtını beklemeden arkasından sarıldım. Kaskatı kaldı. “Hiçbir şey… Yokum. Gerçekten yokum burada. Bunu sana daha önce söylemeliydim,” dedi. O an anlamadım. İnsanın sevdiği birinin varlığına ihtiyaç duyması kadar doğal bir şey yoktu benim için. Ama Büşra, varlığının baskı olduğunu, daha fazlasını başaramayacağını fısıldayarak odadan uzaklaştı. O gece bitsin istemedim. Sessizce oturup, Umut’un titreşen minik göğsünü izledim sabaha kadar.

Şimdi, günlerim evde Umut’la geçiyor. Bebek bezlerini topluyorum, mama sırasını bekliyorum, komşu Ayşe Abla bazen “Daldın yine evlat, gelsene çay demledim” diye kapıdan çağırıyor. İşe dönebilmek için idareden izin istedim, yarı zamanlı çalışıyorum. İşyerinde ise herkesin bakışı aynı: “Bir erkek bebekle ne yapar ki?” Bazıları, “Büşra yaptığını nasıl yaptı?” diye fısıldaşıyor. Kimse bilmiyor, insan sevdiği kadını bir sabah kaybedince, dünyasının ne kadar hızlı küçüldüğünü. Tek dostum yine Umut’un bana güvenip sımsıkı sarıldığı kolları oldu.

Babam dördüncü evliliğini yapan Anadolu insanı. Her hayat sindirebildiği kadarını taşırmış. Babam bana, “Ağlamak insana mahsus, oğlum! Ama Umut için ayakta durmalısın,” dedi. Evet, Ankara’da hata yapmak kolay: Sokakta komşular, aile büyükleri, sosyal medya üzerinden bile akıl verenler… “Senin kabahatin neydi peki?” diye soranlara, “Belki de fazla sevdim,” diyorum. Oğlumun gözleri annesini arıyor bazen. Ben anlatacak yalanlar buluyorum: “Annen seni çok seviyor ama şimdi çok çalışıyor, ileride gelecek babacığım…” Aslında o anlarda içimden haykırmak geçiyor: “Neden herkesin mutluluğuna bir bedel biçiliyor?”

Sonra Büşra’nın arada gönderdiği kısa mesajlar geliyor: “Nasılsınız? Umut iyi mi?” Hepsi bu kadar. Onu özlememi değil, sadece haber vermemi istiyor. Ben ise dört duvar arasında geçmişi didikleyip duruyorum. Birlikte futbol oynayacağımız park hayallerimin yerine, oyuncak ayısı ile konuştuğum akşamlardan ibaret bir baba portresiyim artık. Anaokuluna yazdırmak için sıraya girdiğimde, formdaki “Anne:” kısmını boş bıraktım. Görevli kadın kaşlarını kaldırdı, sessizce dosyanın arkasına geçti. Sokakta yürürken, “Hanım yok mu?” diyecek sorulara alıştım artık. Bazen, Umut geceleri “Anne, anne…” diye sayıkladığında, açıp eski fotoğraflarımıza bakıyorum. Büşra’nın laboratuvar önündeki gülüşüyle oğlum arasında bir bağlantı bulmaya çalışıyorum, ama yok. Ya da ben göremiyorum.

Her gün yeni bir mücadele. Her sabah, o ilk bebek gülücüğünü görmek için yeniden uyanıyorum. “Umut” dedim ona, çünkü her şeye rağmen yaşamaktan, sevmekten, mücadele etmekten vazgeçmemek gerekirdi. Kariyer de, fedakarlık da bir seçim. Kimseye kızmıyorum; Büşra’nın yolculuğu farklı, belki bir gün geri döner, belki de hiçbir zaman dönmez… Çocuk büyütmek, bir anne gibi gözünün ucuyla her an onu kollamak, kucağında geceleri uyutmak insana hem güç hem de acı veriyor. Ama tek gerçeğim bu: Şimdi ben hem anne hem baba olmak zorundayım.

Bazen düşünüyorum, bir kadın gittiğinde arkasında sadece bir adamı mı bırakır, yoksa koskoca bir hayatı mı? Yalnız kalınca insan kendini daha iyi mi bulur, yoksa daha çok mu kaybolur? Sizce, bazı acılar insanı daha güçlü yapar mı, yoksa içini sıyırıp boşluğa mı iter?