Küllerinden Doğan Umut
“Gözlerime bak, Elif. Adını neden böyle koyduk biliyor musun?” diye soruyor annem, bembeyaz hastane çarşaflarında ellerimi sıkınca. O an cevap vermek istemiyorum çünkü titreyen sesini, beni hayata döndürmek ister gibi konuşmasını duymak canımı daha da acıtıyor. Hafif bir baş ağrısı, bacağımda sürekli zonklayan bir acı ve duvara astıkları eski MSP logolu bir saat… Her şeye yabancıyım. Kafamdan bir türlü gitmeyen o son anın görüntüsüyle baş başa kalıyorum: Babamın öfke dolu gözleri, annemin çaresizce gözlerini kaçırışı ve benim öldüğümü düşündüğüm, hayallerimi bir kenara bıraktığım, o uğursuz akşam.
İki yıl boyunca inatla ders çalışıyordum. Zehra Teyze’nin kızından ödünç aldığım, birkaç sayfası eksik test kitaplarıyla, geceleri mutfak lambasının altında üniversite sınavına hazırlandım. Babam, Musa, her fırsatta “Kız kısmı okusa ne olacak?” deyip kitaplarımı toplar, hatta bir seferinde köhne sobada yakmaya kalktı. O gece, annemle gizlice ağladığımız yerde yemin etmiştik hayatlarımızı değiştireceğimize. O zamandan beri yüreğimde bir umut, babamın taş gibi suskunluğuyla aynı evde boğuşurken bir gün her şeyin değişeceğine inandım.
Ama işte şimdi, bu bembeyaz odada, ayak parmaklarımı bile hissetmeden yatıyorum. “Doktor hanım bir daha ameliyat olursa yürüme şansı var mı?” diye soruyor annem, söylediği her kelimede biraz daha kırılıyor sanki. İçimden bir çığlık yükseliyor. Ya yürümezsem? Ya bu dört duvardan başka hayatım kalmazsa? Aniden kafamda çınlayan babamın sesi: “Seni okutmakla hata ettik. Başımıza bela oldun.” İçimde öfke, dışımda acizliğimin sessiz çığlığı.
Kaç gece balkonda yıldızlara bakıp “Hayatım neden böyle?” dedim. Komşu çocukları top oynarken, ben onların kahkahasını duymaya bile tahammül edemiyordum. “Elif bak, bakarsın doktor olur, bize bakarsın. Hayali olurmuş ya insanın, kim demiş?” Bunu annem derken gözlerinde yakarış, umutsuzluk vardı. Ama şimdi onun tüm duaları, uğrunda tükenen bedenim için miydi, yoksa kendi zor zamanları için mi?
Sabahı, hemşirenin kapı aralığından sızan titrek sesiyle karşılıyorum: “Elif’cim, kalkabiliyor musun?” O an yatağımdan doğrulmaya çalışınca bacağımda yakıcı bir sancı. Gözlerim doluyor, anneannemin, “Sabret kızım, Allah büyük” dediği gün aklıma geliyor. Oysa sabrın da bir sınırı varmış meğer. Okulumdan uzak kalınca arkadaşlarım önce mesaj attı. Sonra her biri kendi yoluna gidince toplumun, “Hasta kızı ne yapsınlar?” bakışlarıyla baş başa kaldım. Ben de sustum, içime döndüm.
Babam yine hastaneye hiç gelmiyor. Annem gözlüğünü çıkarıp alnını ovuştururken, ona olan öfkem iyice büyüyor. “Musa Bey, bir kerecik gel, kızının elini tut,” diyemiyorum. Kendi babamı özlemek bile ağır geliyor bana. Babam bana ceza vermeye, benim acımdan güç almaya çalışıyormuş gibi… Belki de, kızının özgürlüğü için savaştığı her an için bana daha da uzaklaşıyor. Ben ise onun gözünde hala, sınavı kazanmasına rağmen başımıza iş açmış, yataklara düşmüş bir bela.
Bir gece, herkes uyuduktan sonra, odadaki tek pencereden dışarıdaki karanlığı izliyorum. Sadece kimsesizlikten değil, çaresizlikten de ağlıyorum. Yarın ameliyat olabilirim ya da hiç yürüyemeyecek olabilirim. Oysa yirmi bir yaşında, hayalleriyle bir başına kalmış bir kızım. “Anne, neden hep susuyorsun?” diye soruyorum birden. Annem titriyor, yüzüme bakıp “Sustukça belki daha az acır,” diye fısıldıyor.
Sabah olduğunda ameliyathaneye götürülürken, bir daha uyanamayacakmışım gibi korkuyorum. Hayallerim, çocukluğumda ezberlediğim dua, arka sokaktaki o eski mahallemiz, ahşap evimizin gıcırdayan kapısı gözümde canlanıyor. Ameliyat masasında kendimle baş başayım. “Elif, bu hayatta insanın düşmanı bazen en yakınıdır,” diyorum. Bayılırken son düşündüğüm, annemin bana sarıldığı, babamın ise gözleriyle yere baktığı o andı.
Gözümü tekrar açtığımda yeni bir acı, yeni bir umut var. Başımda annem, “Kızım iyi misin?” diye soruyor. Cevap veremiyorum. Çünkü dilimdeki kelimeler bambaşka: “Ben neden hep acıdan doğuyorum anne?” Birden aklıma, mahallemizde iş bulamayan gençlerden, kurslara gönderilmeyen kadınlara, kendi kardeşim Derya’nın susturulmuş hayallerine kadar nice hayat geliyor. Öfkem, acımı aşıyor.
Dışarıda kar sesi geliyor. Ankara’ya ilk defa böyle bakıyorum. Kederli, yalnız ama bir umut taşıyorum. Okula geri dönemeyecek olabilirim, belki de bastonla yürüyeceğim. Ama içimde başkaldıran bir hayat isteği var. Bir gün, Derya’nın da babama karşı çıkıp hayalinin peşinden koşmasını ister miyim? Belki de ailemdeki bu suskun kadınlar zincirini ben kıracağım. Annemin ellerini tutup ona fısıldıyorum: “Bana adımı neden koyduğunu bir gün anlatırsın, olur mu?”
Şimdi ellerim titriyor ama umudum dimdik ayakta. Bu şehirde, bu odada, annemin gözyaşı ve babamın öfkesi arasında bir Elif olarak, kendi yolumu bulmaya kararlıyım. Küllerimden doğar mıyım, yoksa sadece yandıkça susar mıyım? Sizce, bazen ailemiz mi çok yük oluyor omuzlarımıza, yoksa asıl yük huzuru onların gölgesinde mi aramakta?