“Sen Gün Boyu Hiçbir Şey Yapmıyorsun, Bebek Sadece Uyuyor ve Yiyor!” – Bir Annenin Sessiz Çığlığı

“Zeynep, neden bu kadar bitkinsin yine?” Hasan’ın sesi salonun kapısından içeri, akşamın yorgun ve tuhafi havasına karışırken duvardan duvara sekmişti. Dünyamda her şey bir anlığına durdu. Ellerim, Alper’i emzirirken titriyordu ama asıl fırtına içimde kopuyordu. O an, gözlerimi kaldırıp eşime bakacak gücü bile bulamadım. “Hasan, sen ne demek istedin şimdi bunu söyleyerek?” diye sormak geçti içimden ama dilim damağıma yapıştı. Her gün yeniden başlayan, hiç bitmeyen aynı yorgunluk; uykusuz sabahlar, saat başı ağlayan bir bebek, çamaşır suyuna batırılmış ellerim, dağ gibi biriken bulaşıklar ve silinmeyen bir gözyaşı çizgisi yanağımda… Kimse görmüyor, kimse anlamıyor.

Annem, “Senin zamanında her şey daha kolaydı,” deyip sohbetlerin ortasında susardı, ben ona çocukken yaramazlıklarım için sitem ettiğimde. Şimdi annemi daha iyi anlıyorum, ama o da beni anlamıyor artık. Yanımdan gideli yirmi yıl oldu ama sanki hâlâ burada, gözeten bir gölge gibi. Keşke olsa, omzuma elini koyup, “Zeynep, bunlar geçecek,” diyebilse. Çünkü gidecek başka yerim yok. İstanbul’un içinde kendi evimde, dört duvar arasındaki yalnızlıkta sıkışıp kaldım. Hasan da çalışıyor diye düşünüyor, zamansız dertlerin arasında kaybolmuş…

Alper’in ilk ağlaması geceden önce, sonuncusu neredeyse tan ağarırken. Günüm, gözümü açar açmaz başlıyor. Bir bebeğin bakımı sadece uyumakla, emzirmekle, alt değiştirmekle bitmiyor. Altını temizleyip sakinleştirmek için dans ediyorsun, ateşi mi var, gazı mı var diye tedirginlikle doktor arıyorsun. Komşu Ayşe abla ara sıra uğruyor, “Ah Zeynep, yine yorgun görünüyorsun, bu kadar zor mu anne olmak?” deyip başını sallıyor, sonra hızla çıkıp gidiyor. Kimse kalmıyor bana, kimse içimdeki korkuyu göremiyor.

Hasan, evden en son çıktığında, “Zeynep, bebek bugün yine güzel uyudu mu, sen de dinlendin mi?” diye sordu, gözlerinde koca bir bilgisizlik… Oysa gözaltlarım mor, saçlarım toplanamadan yağlanıp kalmış, ne uykudan eser var ne de huzurdan. Ona nasıl anlatılır ki, bir annenin bir gününün saatlere sığmadığını? Mutfağın camında öbek öbek birikmiş su buharında kendime baktım ve “Başkasının gözünden bu hâlimi görsem, gerçekten hiçbir şey yapmıyor gibi mi görünürüm?” diye düşündüm. Yanıtı verebilmek ne mümkün!

Bir kahvaltı masası hazırladım, Alper uyurken… Kendi yorgunluğumun üzerini bir peçeteyle örttüm adeta. Masaya yumurta koydum, peynir, zeytin, taze bir dem çay. Hasan odaya girdi. Hiçbir şey fark etmedi. Sanki masayı ben değil de biri getirmiş gibi geçti, oturdu, telefondan haber okudu. İçimden biriken öfkeyi sesimden gizleyemedim: “Senin için kahvaltı hazırladım, biraz sohbet eder miyiz? Bugün çok yoruldum, bir konuşsak belki rahatlardım.”

“Zeynep, ne yapıyorsun ki yorulacak? Bebek ya uyuyor, ya emiyor, başka ne olabilir? Sen de uzanıp dinlensen ya…”

Bakışlarını kaçırdı, sanki söylediklerinin hiçbir kıymeti yokmuş gibi bir tavır takındı. Gözlerim doldu, başımı önüne eğdim. O an haykırmak istedim, “Sen hiç bütün gün bir ağızdan başka bir ihtiyaç duymayan, ağlayarak dünyayı anlamaya çalışan bir canlıya kol kanat germeyi denedin mi? Çamaşır makinesinin başında, su çekmiş ellerle, kulaklarında bebek ağlaması yankılanırken bir yandan bulaşık yıkamayı, bir yandan mama hazırlamayı aynı anda yapabiliyor musun?” diyemedim. Kaldı ki evin düzeni bozulsa da, kimse fark etmese de, yine bana bakacaklar, yine suçlayacaklar.

Çoğu gece, Alper uyuduğunda pencereden aşağı bakıyorum. İstanbul ışıklarında başka hayatlar akıyor, başka anneler, başka yalnızlıklar… Her birinin elinde bir ağırlık, yüreğinde bir umut var mı bilmiyorum ama kendimi çok yalnız hissediyorum. Ablam Gülşah aramasa, “Zeynep, azıcık dinlen, Alper’i bırak bana, çık bir dolaş, hava al!” demese, ben hiç kendime vakit ayırmazdım. Ara sıra ablamda iki saat geçirmek bile lüks geliyor bana.

Eşim, akşamları bazen iş arkadaşlarından konuşuyor. Hayatında başka dertler de var, biliyorum. Ama bu evde kimsenin derdi sadece ona ait değil ki, ne annelik yalnızca bana ait, ne geçim sıkıntısı yalnızca ona… Biz aslında aynı anda başka hikâyeler yaşıyoruz; o işyerinin baskısı ile, ben ise vicdanımla, yalnızlığımla savaşıyorum. Hasan’la konuşmak istiyorum ama içime kapanıyorum, çünkü her defasında, “Abartıyorsun, her kadın anne oluyor!” cevabını alıyorum.

Bir gün, çatışmamız büyük bir tartışmaya dönüştü. Mutfakta bulaşıkları kaldırırken, Alper’in ağlamasıyla bir anda her şeyi yere bıraktım, hızla odasına koştum. Hasan salonda, televizyonun sesini yükseltmiş. O an öyle bir öfkeye kapıldım ki, sesim titreye titreye bağırdım:

“Hasan, ben bu kadar yalnızken, sen nasıl burada rahatça oturabiliyorsun? Benim yaşadıklarımı gerçekten hiç mi anlamıyorsun? Neden hiçbir şey yapmıyormuşum gibi konuşuyorsun?”

O an, durdu. Yüzüme bakamadı. Belki de ilk defa gözlerimle konuştuğumu fark etti. Sonra bir sessizlik ve ardından, “Zeynep, ne istiyorsan konuş, dinliyorum,” dedi. O gece, saatlerce içimi döktüm. Alper’in gece uykusunda odayı paylaştık, ben ağladım, o sustu. Bazen susmak da bir çeşit dinlemektir ya…

Tüm bu yaşadıklarımı anlatmak istedim size, çünkü kıyıda köşede, evinin içinde benim gibi hisseden kadınların olduğunu biliyorum. Ne zaman kendimden şüpheye düşsem, “Acaba ben mi abartıyorum?” diye kendimi sorguladıysam, hep aynı cevabı buldum: Hayır, tek başıma değilim, milyonlarca kadının yükü omuzumda benimle aynı. Bir annenin emeği, her sabah yeniden başlamak zorunda kalmanın verdiği güçtür aslında. Kimsenin anlamadığı kadar yürek ister.

Şimdi pencereden dışarı bakıyorum ve İstanbul’un karanlığında bir anne daha uykusuz gözlerle sabahı bekliyordur, biliyorum. Sahi, siz de hiç bütün emeğiniz görünmez olmuş gibi hissettiniz mi? Bir annenin suskunluğunda kaç fırtına saklıdır dersiniz?