Bir Akşamda Dağılan Hayaller: Oğlumun Nişanında Yaşananlar
“Senin oğlun hangi üniversiteden mezun demiştin, Ayşe Hanım?”
Bu cümle, masanın tam ortasında, herkesin çatalını bıçağını bıraktığı o anda havada asılı kaldı. İçimde bir şeyler çatırdadı. Oğlum Emre’nin nişanı için haftalardır hazırlandığım, her detayıyla uğraştığım o akşam, işte bu cümleyle darmadağın oldu. Karşımdaki kadın, yani oğlumun müstakbel kayınvalidesi Gülseren Hanım, gözlüğünün üzerinden bana bakıyor, dudaklarının kenarında küçümseyici bir gülümsemeyle cevabımı bekliyordu.
“Ankara Üniversitesi, İktisat,” dedim, sesim titreyerek. O an Emre’ye baktım; gözleri yere sabitlenmişti. Oğlumun omuzları düşüktü, elleri masanın altında kenetlenmişti. Onu hiç böyle görmemiştim. İçimden bir ses, bu akşamın sadece bir kutlama olmadığını, aynı zamanda bir sınav olduğunu fısıldadı.
Küçük bir Anadolu kasabasında yaşıyoruz. Herkes birbirini tanır, herkesin geçmişi bellidir. Benim için oğlumun mutlu olması her şeyden önemliydi. Ama karşı tarafın tavırları, sanki bizden üstün olduklarını göstermek ister gibiydi. Gülseren Hanım’ın eşi, Haluk Bey de arada bir lafa giriyor, İstanbul’daki işlerinden, kızlarının yurt dışındaki başarılarından bahsediyordu. Sanki bizim hayatımız onların yanında önemsizmiş gibi.
Emre’nin nişanlısı Elif ise sessizdi. Göz göze geldiğimizde hafifçe gülümsedi ama o da annesinin gölgesinde eziliyordu sanki. Masadaki yemekler soğudu, sohbetler yüzeysel kaldı. Herkes birbirinin nabzını yokluyor, kimse gerçek duygularını belli etmiyordu.
Bir ara mutfağa geçtim, nefes almak için pencereyi açtım. Annem yanımdaydı; “Kızım, üzülme. Herkesin gönlü bir olmaz,” dedi ama gözlerinde endişe vardı. Ben ise içimden Emre’ye kızıyordum: Neden bu kadar sessizdi? Neden kendini savunmuyordu? Oğlumun geleceği için ilk kez bu kadar korktum.
Salona döndüğümde Haluk Bey yüksek sesle konuşuyordu:
“Bizim Elif’in masterı Almanya’da olacak inşallah. Emre de iş buldu mu?”
O an Emre’nin yüzü kıpkırmızı oldu. “Daha yeni mezun oldum, birkaç yere başvurdum,” dedi kısık sesle. Haluk Bey başını salladı, “Gençler işsiz kalmasın da…” diye ekledi. Masada buz gibi bir hava esti.
O gece boyunca kendi kendime sordum: Oğlum bu ailenin içinde ezilecek mi? Onların beklentileriyle baş edebilecek mi? Benim yetiştirdiğim Emre, kendi ayakları üzerinde durabilecek mi?
Gece ilerledikçe misafirler yavaş yavaş kalkmaya başladı. Gülseren Hanım bana yaklaşıp alçak sesle, “Elif’in geleceği için en iyisini isteriz,” dedi. Sanki oğlum yeterli değilmiş gibi… O an gözlerim doldu ama kendimi tuttum.
Misafirler gittikten sonra Emre’yle mutfakta baş başa kaldık. Ona sarıldım:
“Oğlum, neden sustun? Neden kendini savunmadın?”
Emre gözlerini kaçırdı: “Anne, ne söylesem boştu. Onlar zaten kararlarını vermiş gibiler.”
İşte o an içimdeki umutlar kırıldı. Yıllarca oğlum için kurduğum hayallerin bir gecede paramparça olduğunu hissettim. Oğlumun mutluluğu için her şeyi göze almıştım ama şimdi ilk kez onun geleceğinden korktum.
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Pencereden dışarı bakarken kendi kendime sordum: Bir anne olarak oğlumun yanında durmak mı yoksa onun kendi yolunu bulmasına izin vermek mi daha doğru? Siz olsanız ne yapardınız?