Kırık Zamanların Ardında: Bir Kadının Sessiz Çığlığı
“Ne zaman evleneceksin, Elif?” Annemin sesi, mutfaktan gelen çaydanlığın tıslamasıyla karışıp odanın içinde yankılandı. O an, ellerim titreyerek fincanı masaya bıraktım. Gözlerim camdan dışarıya, yağmurun ince ince vurduğu sokağa takıldı. İçimde bir boşluk, bir sızı… Sanki her damla, yıllardır içimde biriken gözyaşlarım gibi ağır ağır akıyordu.
Dün gece kuzenimin düğünündeydik. Herkes mutluydu, kahkahalar havada uçuşuyordu. Gelinliğin beyazı, salonun ışıklarıyla parlıyordu. Annem yanımda oturmuş, göz ucuyla bana bakıyordu. “Senin de böyle bir günün olacak mı acaba?” diye fısıldamıştı kulağıma. O an içimde bir şeyler kırıldı. 38 yaşındaydım ve hâlâ yalnızdım. Ne bir eşim vardı, ne de çocuklarım. Herkesin gözünde eksik, yarım bir kadındım.
Sabah annemin evinde uyandığımda, içimdeki ağırlık daha da büyümüştü. Pencerenin önünde otururken annem yanıma geldi. “Kızım, bak herkes yuvasını kurdu. Sen de artık bir aile istiyorsun, biliyorum. Ama zaman geçiyor…”
Sustum. Çünkü ne söylesem eksik kalacaktı. Annem haklıydı; zaman geçiyordu ve ben her geçen gün biraz daha yalnızlaşıyordum. Arkadaşlarımın çocukları olmuştu, sosyal medyada bebek fotoğrafları arasında kayboluyordum. Her doğum günü pastasında, her yeni yıl gecesinde aynı dileği tutuyordum: Bir çocuk sahibi olmak…
Ama hayat bu kadar kolay değildi. Üniversiteden mezun olduktan sonra İstanbul’a taşındım, iş hayatına atıldım. Kariyerim için çok çalıştım; terfiler aldım, yurt dışına çıktım, kendi ayaklarım üzerinde durdum. Fakat aşkı hep erteledim. “Daha vakit var,” dedim kendime. “Önce işimi kurayım, sonra evlenirim.” Yıllar geçti ve bir sabah aynada ilk beyaz saçımı gördüm.
Bir gün annemle tartıştık. “Senin yüzünden mi yalnız kaldım? Hep bana güçlü olmayı öğrettin!” diye bağırdım ona. Annem gözyaşlarını saklamaya çalıştı. “Ben sadece mutlu olmanı istedim,” dedi sessizce.
O gece sabaha kadar uyuyamadım. İçimde anneme karşı duyduğum öfke ve suçluluk birbirine karıştı. Belki de kimse suçlu değildi; belki de hayat böyleydi. Ama toplumun beklentileri omuzlarımı ezmeye devam ediyordu.
Bir gün iş yerinde bir arkadaşım bana “Tüp bebek düşünmüyor musun?” diye sordu. O an utandım; sanki ayıbımı ortaya dökmüş gibi hissettim. Sonra düşündüm: Neden utanıyorum ki? Çocuk sahibi olmak istemek ayıp mıydı? Yoksa yalnız kalmak mıydı ayıp olan?
Bir akşam babamla otururken bana şöyle dedi: “Kızım, sen bizim gururumuzsun ama insan bazen paylaşacak birini ister yanında.” Babamın sesi titriyordu. O an anladım ki ailem de benim yalnızlığımdan acı çekiyordu.
Bir süre sonra doktora gittim; yumurtalık rezervlerimin azaldığını söylediğinde dünya başıma yıkıldı. Eve dönerken yağmur yağıyordu; arabada ağladım, hıçkıra hıçkıra… Annemi aradım, “Anne ben anne olamayacak mıyım?” dedim telefonda. Annem sustu, sadece ağladı.
O günden sonra içime kapandım. Kimseyle konuşmak istemedim. İşe gitmek bile zor geliyordu. Herkesin hayatı yolundaydı; benimkisi ise çıkmazdaydı.
Bir gün eski sevgilim Murat’tan mesaj geldi: “Nasılsın Elif? Uzun zaman oldu…” Kalbim hızla atmaya başladı. Murat’la yıllar önce ayrılmıştık; o evlenmişti, çocuğu vardı şimdi. Ama yine de içimde bir umut yeşerdi mi? Belki…
Bir akşam Murat’la buluştuk; eski günlerden konuştuk, güldük, ağladık. Ona çocuk sahibi olma arzumdan bahsettim. “Keşke zamanında cesaret edebilseydik,” dedi Murat gözleri dolarak.
O gece eve döndüğümde aynada kendime baktım: Gözlerimde yorgunluk ama içinde hâlâ bir parça umut vardı.
Sonunda karar verdim: Kendi başıma da olsa anne olmayı deneyecektim. Tüp bebek merkezine başvurdum; süreç zorluydu, iğneler, ilaçlar… Annem her seferinde yanımdaydı; elimi tuttu, gözlerime baktı: “Senin yanında olacağım kızım,” dedi.
İlk deneme başarısız oldu; yıkıldım ama pes etmedim. İkinci denemede de olmadı. Doktorum bana “Vazgeçmek zorunda değilsiniz ama mucizeye ihtiyacımız var,” dediğinde içimdeki umut neredeyse tamamen söndü.
Bir gece annemle balkonda otururken yıldızlara baktık. Annem sessizce elimi tuttu: “Belki de hayat bize başka bir yol çizmiştir Elif,” dedi.
O an düşündüm: Belki de annelik sadece biyolojik değildir; belki de hayatıma dokunan insanlara annelik edebilirim… Belki de eksik olduğumu sandığım şey aslında başka bir biçimde tamamlanacaktır.
Şimdi 39 yaşındayım ve hâlâ yalnızım ama artık kendimi eksik hissetmiyorum. Hayatın bana sunduğu her anı daha çok takdir ediyorum.
Peki sizce kadın olmak neden hep bir yarış gibi? Toplumun beklentileriyle mi yaşamalıyız yoksa kendi yolumuzu mu çizmeliyiz? Siz olsanız ne yapardınız?