Annemin Gözünde Bir Canavar: Bir Türk Gencinin Sessiz Çığlığı
“Yeter artık Emir! Seninle baş edemiyorum! Sen bu evin yüz karasısın!” Annemin sesi, mutfağın duvarlarında yankılanırken elimdeki çay bardağı titredi. Babam yine sessizce gazetesine gömülmüş, ablam ise telefonuyla oynuyordu. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Sanki annemin gözünde ben artık oğul değil, bir yabancıydım.
Ben Emir. Yirmi iki yaşındayım. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, üç odalı küçük bir evde yaşıyoruz. Annem Hatice Hanım, mahallede herkesin saygı duyduğu, namazında niyazında bir kadın. Babam Mahmut Bey ise belediyede memur; sessiz, içine kapanık biri. Ablam Zeynep benden üç yaş büyük, üniversiteyi bitirdi, şimdi evlilik hazırlığında. Ben ise üniversiteyi bırakmak zorunda kaldım. Çünkü annem için okuduğum bölüm – tiyatro – ailemizin şerefine leke sürüyordu.
Her şey geçen yıl başladı. Konservatuvara girdiğimde annem önce gururlanmıştı. Ama sonra mahallede dedikodular başladı: “Hatice’nin oğlu oyuncu olacakmış, kız gibi işlere bulaşmış.” Annem, bu lafları duydukça bana karşı daha da sertleşti. Bir gün eve geldiğimde, odamda bulduğum sahne kostümümü yırtıp çöpe atmıştı.
“Sen erkek adamsın Emir! Erkek adam sahneye çıkmaz, makyaj yapmaz! Bizim ailemizde böyle şeyler olmaz!”
O an gözlerim dolmuştu ama ağlamadım. Çünkü ağlamak da anneme göre zayıflıktı. Babam ise hep olduğu gibi sessizdi; arada bir göz göze gelirdik ama hiçbir zaman bana sahip çıkmadı.
Bir gece, tiyatrodan geç döndüğümde annem kapıyı yüzüme kapattı. “Bu saatte nereden geliyorsun? Kimlerle geziyorsun? Bizi rezil ettin!” diye bağırdı. O gece sokakta sabahladım. Sabah olduğunda babam kapıyı açtı ama gözlerini kaçırdı.
Ablam Zeynep ise bana gizlice destek olmaya çalışıyordu. “Boşver Emir,” derdi, “Sen hayallerinin peşinden git.” Ama annem onunla da kavga etti: “Sen de mi kardeşini destekliyorsun? Ailemiz ne hale geldi!”
Bir gün, tiyatroda başrol aldığım oyuna ailemi davet ettim. Annem gelmedi, babam da gelmedi. Sadece Zeynep geldi ve oyun sonunda bana sarıldı. O an sahnede alkışlar arasında gözlerim doldu; annemin sevgisini ve onayını o kadar çok istiyordum ki… Ama o akşam eve döndüğümde annem beni kapıda bekliyordu.
“Yeter artık Emir! Ya bu saçmalıklardan vazgeçersin ya da bu evden gidersin!”
O an içimdeki bütün umutlar söndü. “Anne,” dedim titreyen bir sesle, “Ben sadece kendim olmak istiyorum.”
Annem gözlerimin içine bakmadan, “Bizim ailemizde senin gibi biri yok,” dedi ve arkasını döndü.
O gece eşyalarımı topladım ve evden çıktım. Zeynep ağlayarak arkamdan koştu ama annem onu da durdurdu. Birkaç gün arkadaşım Barış’ın yanında kaldım. Barış’ın ailesi beni kendi oğulları gibi karşıladı; ilk defa bir sofrada kendimi yabancı hissetmedim.
Ama içimdeki boşluk büyüyordu. Annemin sevgisini kazanmak için ne yapmam gerekiyordu? Kendi hayallerimden vazgeçmeli miydim? Yoksa annemin istediği gibi biri olup, kendimi inkâr mı etmeliydim?
Bir gün mahallede karşılaştık annemle. Göz göze geldik ama bana bakmadı bile. O an anladım ki, bazen en büyük savaş insanın kendi ailesiyle olurmuş.
Aylar geçti. Tiyatroda işlerim iyi gitmeye başladı; küçük roller büyük rollere dönüştü. Ama her alkışta içimde bir eksiklik vardı: Annemin onayı…
Bir gün Zeynep aradı: “Anne hastaneye kaldırıldı.” Koşa koşa hastaneye gittim. Annem yatakta bitkin yatıyordu. Yanına oturdum, elini tuttum. Gözlerini açtı ve bana baktı.
“Sen misin Emir?” dedi kısık bir sesle.
“Benim anne,” dedim gözlerim dolarak.
Uzun süre sessiz kaldı. Sonra fısıldadı: “Sana çok kızdım… Ama seni hep sevdim… Sadece korktum… İnsanlar ne der diye…”
O an içimdeki buzlar eridi ama yaralarım hala tazeydi. Annemi affettim mi bilmiyorum ama onu anladım.
Şimdi kendi evimde yaşıyorum. Tiyatroya devam ediyorum. Annemle aramızda hala mesafeler var ama artık kendim olmaktan korkmuyorum.
Bazen düşünüyorum: Bir insan ailesinin sevgisi için kendinden vazgeçmeli mi? Yoksa her şeye rağmen kendi yolunu mu seçmeli? Siz olsanız ne yapardınız?