Beş Yıl Hiç Para Harcamadan Yaşamak: Bir Türk Kadınının Sessiz Çığlığı

“Sen kafayı mı yedin Elif? İnsan hiç para harcamadan yaşar mı?” Annemin sesi mutfakta yankılanırken, gözlerim yere sabitlenmişti. O an, kararımı açıklamanın ne kadar zor olacağını anlamıştım. Babam ise gazeteyi bir kenara bırakıp bana baktı: “Kızım, bu şehirde suyu bile parayla alıyoruz. Sen neyin peşindesin?”

O gün, İstanbul’un gri sabahında, ailemin karşısında titreyen ellerimle şunu söyledim: “Beş yıl boyunca hiç para harcamadan yaşayacağım. Kendi yiyeceğimi bulacağım, elektriksiz, susuz kalabilirim ama deneyeceğim.”

O an annemin gözleri doldu. “Elif, biz seni okutmak için neler çektik. Şimdi sen… dilenci mi olacaksın?” dedi. Babam ise öfkeyle kalktı: “Bu evde böyle saçmalık olmaz! Git o zaman, nasıl yaşayacaksan yaşa!”

Eşyalarımı toplarken içimde bir boşluk vardı. Annemin bana sarılıp ağlamasını bekledim ama olmadı. Kapıyı sessizce kapatıp çıktım. O gün, hayatımda ilk defa gerçekten yalnızdım.

İlk günler çok zordu. Kadıköy’de eski bir gecekonduda, elektriksiz ve susuz bir odada yaşamaya başladım. Komşum Ayşe Teyze bana bazen bir tabak yemek getiriyordu ama çoğu zaman aç yatıyordum. Çöpten atılmış sebzeleri topladığım günleri unutamam. Bir gün pazardan kalan çürük domatesleri toplarken bir adam bana bağırdı: “Ayıp değil mi kızım? Gençsin, çalışsana!”

Ama ben çalışmak istemiyordum; çünkü para kazanmak istemiyordum. Para harcamadan yaşamanın mümkün olup olmadığını görmek istiyordum. Herkesin kölesi olduğu bu sistemin dışında kalabilir miydim?

Bir gece, yağmur damlaları teneke çatıyı döverken içimdeki korkuyla yüzleştim. Elektrik yoktu, karanlıkta oturuyordum. Telefonumun şarjı bitmişti; kimseyle konuşamıyordum. O an annemin sıcak çorbasını, babamın sessiz desteğini özledim. Ama geri dönemezdim.

Bir sabah, mahalledeki fırının arkasında bayat ekmekleri toplarken eski arkadaşım Zeynep’le karşılaştım. Gözleri büyüdü: “Elif… ne yapıyorsun burada?”

“Yaşıyorum işte,” dedim kısık sesle.

“Senin yerinde olsam utanırdım,” dedi ve arkasını döndü.

O an içimde bir şeyler kırıldı. İnsanların gözünde artık sadece bir ‘deli’ydim. Ama ben kendi yolumda yürümeye kararlıydım.

Günler geçtikçe hayatta kalmanın yollarını öğrendim. Moda sahilinde denizden midye topladım, parklarda yabani otları araştırdım. Bazen cami avlusunda dağıtılan aşureye sıraya girdim. İnsanlar bana acıyarak bakıyordu ama ben her gün biraz daha güçleniyordum.

Bir gün, eski ev arkadaşım Melis beni ziyarete geldi. “Elif, bu yaptığın şey cesaret mi, yoksa kaçış mı?” diye sordu.

Uzun süre düşündüm bu soruyu. Belki de ikisi birden… Hayatın bana dayattığı her şeyi reddetmek istiyordum ama aynı zamanda kendi sınırlarımı görmek istiyordum.

Kış geldiğinde işler daha da zorlaştı. Soba yoktu; battaniyeye sarılıp titreyerek uyuyordum. Bir gece hastalandım; ateşim çıktı, titredim. O an annemi aramak istedim ama gururum engel oldu.

Bir sabah kapı çaldı; annemdi. Elinde sıcak bir çorba vardı. “Kızım, seni böyle görmek istemiyorum,” dedi gözleri dolu dolu.

“Anne… ben başarabilirim,” dedim ama sesim titriyordu.

Annem başımı okşadı: “Senin güçlü olmanı isterim ama bazen yardım istemek de güçlülüktür.”

O günden sonra annem arada sırada bana yemek getirdi ama ben hâlâ para harcamadan yaşamaya devam ettim.

Beş yıl boyunca ne bir otobüse bindim ne de marketten alışveriş yaptım. İnsanlar bana deli gözüyle baktı; bazıları ise ilham aldığını söyledi. Ama en çok yalnızlık zorladı beni.

Bir gün babamla karşılaştık; göz göze geldik ama konuşmadık. O an içimde bir boşluk oluştu; ailemle aramdaki mesafe hiç bu kadar derin olmamıştı.

Beş yılın sonunda aynaya baktığımda yüzümde derin çizgiler gördüm ama gözlerimde bir parıltı vardı: Kendimi bulmuştum.

Şimdi düşünüyorum da… Para olmadan yaşamak mümkün müydü gerçekten? Yoksa insan en çok sevgisizliğe mi muhtaç kalıyor? Sizce modern hayatın konforlarından vazgeçmek cesaret mi yoksa delilik mi?