Yara İzleri ve Dostluk: Sarsılmaz Bir Ruhun Hikayesi
“Senin yüzünden oldu Elif! Hep senin yüzünden!” Annemin sesi, mutfağın fayanslarında yankılandı. O an, elimdeki çay bardağı yere düştü ve binlerce parçaya ayrıldı. Babam, salondan öfkeyle fırladı: “Yeter artık, kavga etmeyin!” Ama annem durmadı, gözleri dolu dolu bana döndü: “Senin yüzünden bu evde huzur kalmadı!”
O an, içimde bir şeyler koptu. On altı yaşındaydım ve hayatımda ilk defa annem bana tokat attı. Yanaklarımda acı, kalbimde ise tarifsiz bir sızı vardı. O gece odamda, ellerimle yüzümü kapatıp sessizce ağladım. Dışarıda yağmur yağıyordu, sanki gökyüzü de benimle birlikte ağlıyordu. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Bizim ailede duygular konuşulmaz, bastırılırdı. Babam, belediyede memurdu; annem ise ev hanımı. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, eski bir apartmanın üçüncü katında yaşıyorduk. Annem, hep daha iyi bir hayat isterdi. “Bak, komşunun kızı Zeynep tıp kazandı, sen ne yaptın?” derdi. Ben ise resim yapmak isterdim, hayallerim tuvalde renk bulurdu. Ama annem için resim, ‘boş iş’ti.
O gece, odamda otururken telefonum titredi. Ekranda en yakın arkadaşım Derya’nın adı vardı. “Elif, iyi misin?” diye yazmıştı. Ona her şeyi anlatmak istedim ama parmaklarım titredi, kelimeler boğazımda düğümlendi. Sadece “İyiyim” yazabildim. Ama Derya beni tanırdı, ertesi sabah kapımızı çaldı. “Kalk, dışarı çıkıyoruz,” dedi. Gözlerimdeki şişliği görünce sarıldı. “Biliyorum, kolay değil. Ama yalnız değilsin.”
O gün, Derya ile sahile indik. Martılar, dalgalar ve rüzgar… Bir süre konuşmadık. Sonra Derya, “Senin annenin sevgisini göstermek için başka yolu yok galiba,” dedi. “Ama senin hayatın, senin ellerinde. Yara izlerin olacak, ama onlar seni güçlendirecek.”
O sözler içime işledi. Eve döndüğümde, annemle göz göze gelmemeye çalıştım. Akşam yemeğinde sessizlik vardı. Babam, gazeteye gömülmüş, annem ise kaşığını tabağa vuruyordu. Birden annem, “Yarın komşular gelecek, odanı topla,” dedi. Sesi yorgundu. Ben ise içimden, “Benim odam, benim dünyam,” diye geçirdim.
Ertesi gün, komşular geldi. Annem, beni övüyormuş gibi yaptı: “Elif çok çalışkan, ama biraz inatçı.” Komşu kadınlar başlarını salladı, biri “Gençler böyle, büyüyünce anlarlar,” dedi. O an, içimde bir isyan yükseldi. Neden hep başkalarının onayına ihtiyacımız vardı? Neden annem, benim hayallerimi görmezden geliyordu?
O akşam, Derya ile buluştum. “Bıktım Derya, annem beni anlamıyor. Hep başkalarıyla kıyaslıyor. Sanki ben yokum, sadece başkalarının gölgesindeyim.” Derya, elimi tuttu: “Kendini anlatmaktan vazgeçme. Belki bir gün duyarlar.”
Ama işler daha da kötüye gitti. Okulda notlarım düştü, annem daha çok bağırmaya başladı. Bir gün, resim defterimi buldu. “Bunlar ne? Boş işlerle uğraşacağına ders çalış!” dedi ve defterimi yırtıp çöpe attı. O an, içimdeki umut da yırtıldı sanki. O gece, Derya’ya mesaj attım: “Kaçmak istiyorum.”
Derya, “Ben de seninleyim,” dedi. O gece, sabaha kadar konuştuk. Hayallerimizi, korkularımızı, ailelerimizi… Derya’nın babası yıllar önce evi terk etmişti. “Ben de annemle hep kavga ediyorum,” dedi. “Ama bir gün, kendi yolumuzu bulacağız.”
Bir sabah, okula gitmek istemedim. Annem kapıma dayandı: “Kalk, geç kalacaksın!” Ben ise yataktan kalkmadım. “Hasta mısın?” dedi. “Hayır, sadece yoruldum,” dedim. Annem, ilk defa sustu. O an, gözlerinde bir korku gördüm. Belki de ilk defa, benim de bir sınırım olduğunu anladı.
O gün, Derya ile okulun arka bahçesinde oturduk. “Elif, ne yapmak istiyorsun?” dedi. “Resim yapmak istiyorum. Ama annem izin vermiyor.” Derya, “O zaman gizli yap. Kimseye söylemeden, sadece kendin için çiz,” dedi. O günden sonra, geceleri herkes uyuduktan sonra resim yapmaya başladım. Her fırça darbesinde, içimdeki acıyı tuvale aktardım. Yara izlerim, renklerle iyileşiyordu.
Bir gün, okulumuzda resim yarışması düzenlendi. Derya, “Katılmalısın,” dedi. “Annem öğrenirse öldürür,” dedim. “Ama bu senin hayatın,” dedi Derya. Cesaretimi topladım, gizlice yarışmaya katıldım. Sonuçlar açıklandığında, birinci olmuştum. Okul müdürü, annemi aradı: “Kızınız çok yetenekli.” Annem, şaşkınlıkla bana baktı. “Sen mi yaptın bunu?” dedi. “Evet,” dedim. Gözlerinde ilk defa bir gurur gördüm, ama hemen ardından öfke geldi: “Bunu bana neden söylemedin?”
O gece, annemle tartıştık. “Senin hayallerin benim için önemli değil mi?” dedim. Annem, gözyaşlarını tutamadı: “Ben de gençken hayal kurardım. Ama hayat izin vermedi. Senin de üzülmeni istemiyorum.” O an, annemin de bir zamanlar benim gibi olduğunu anladım. O da yaralıydı, o da hayal kırıklıklarıyla büyümüştü.
Zamanla, annemle konuşmaya başladık. Kolay olmadı, her seferinde eski yaralar açıldı. Ama Derya hep yanımdaydı. “Dostluk, yaraları iyileştirir,” derdi. Üniversite sınavına girdim, güzel sanatlar fakültesini kazandım. Annem, başta karşı çıktı ama sonra sergime geldi. Tabloya bakarken gözleri doldu: “Seninle gurur duyuyorum,” dedi.
Şimdi, bu satırları yazarken odamda annemin bana aldığı boyalar var. Yara izlerim hala duruyor, ama artık onlardan utanmıyorum. Çünkü onlar, beni ben yapan hikayemin bir parçası. Derya ile hala dostuz; birlikte büyüdük, birlikte iyileştik.
Bazen düşünüyorum: Acaba annemle daha önce konuşabilseydik, her şey farklı olur muydu? Sizce, ailemizle aramızdaki duvarları yıkmak için ne yapmalıyız?