Benim Adım Elif, Başka Biri Değil
“Elif, neden hep kendi bildiğini okuyorsun? Bir gün pişman olacaksın!” Annemin sesi, koridorun ucundan yankılandı. Kapının aralığından içeri süzülen ışıkla beraber, içimdeki huzursuzluk da büyüdü. O gün, üniversite sınav sonuçlarımı öğrenmiştim. Ne annemin istediği hukuk fakültesini kazanabilmiştim, ne de babamın hayalini kurduğu mühendisliği. Psikoloji yazmıştım ilk sıraya, çünkü insanları anlamak istiyordum. Ama ailem için bu bir başarısızlıktı.
Babam salonda oturmuş, televizyonun sesini gereksiz yere açmıştı. Annem ise mutfakta, elleriyle hamur yoğururken bana bakmadan konuşuyordu: “Senin yaşında ben çoktan evlenmiştim. Şimdi bak, hâlâ bir baltaya sap olamadın.” İçimde bir şeyler kırıldı o an. Sanki ne yaparsam yapayım, asla yeterli olamayacaktım.
Küçük kardeşim Zeynep ise odasında sessizce ders çalışıyordu. O, ailenin göz bebeğiydi. Her zaman söyleneni yapar, notları hep yüksekti. Annem ona bakıp gururla gülümserdi, bana ise hep eleştirel bir bakış atardı. Bir keresinde Zeynep’e şöyle demişti: “Sen Elif gibi olma sakın, başına buyrukluk iyi bir şey değil.” O sözler içime işledi, yıllarca çıkmadı aklımdan.
O akşam, sofrada yine aynı tartışma döndü. Babam kaşığını tabağa bıraktı: “Bak kızım, bu memlekette psikolog olup ne yapacaksın? Aç mı kalmak istiyorsun?” Annem de ekledi: “Komşunun kızı Ayşe hemşire oldu, maaşı da iyi. Sen neden öyle bir şey düşünmüyorsun?”
Bir an sustum, boğazımda düğümlenen kelimeleri yutmaya çalıştım. Sonra dayanamadım: “Ben başkası olmak istemiyorum! Ben Elif’im, kendi yolumu çizmek istiyorum.”
Babam öfkeyle sandalyesini itti: “Bak hâlâ konuşuyor! Biz senin iyiliğin için söylüyoruz. Yarın bir gün pişman olursan bize gelme!”
O gece odamda sabaha kadar ağladım. Pencereden dışarı bakarken İstanbul’un ışıkları göz kırpıyordu bana. Acaba başka bir şehirde, başka bir ailede doğmuş olsaydım her şey farklı olur muydu? Kendi kimliğimi bulmak bu kadar zor olur muydu?
Üniversiteye başladığımda ailemle aram daha da açıldı. Yurtta kalmaya başladım; ilk kez özgür hissediyordum ama içimde hep bir eksiklik vardı. Annem her aradığında laf arasında “Paran yetiyor mu?” diye sorar, sonra da “Bak biz olmasak ne yapardın?” demeyi ihmal etmezdi.
Bir gün yurtta oda arkadaşım Derya ile dertleşirken gözyaşlarımı tutamadım: “Derya, ben neden hiçbir zaman ailemin istediği gibi olamıyorum?” Derya omzuma dokundu: “Çünkü sen kendi hayatını yaşıyorsun Elif. Onların hayalini değil.”
Ama bu sözler bile yaralarımı sarmaya yetmedi. Her bayram eve döndüğümde aynı sorgulamalar, aynı karşılaştırmalar… Bir keresinde annem misafirlerin yanında şöyle dedi: “Elif de işte psikoloji okuyor ama bakalım ne olacak? Zeynep’in yolu belli en azından.” O an yerin dibine girmek istedim.
Bir gün babam hastalandı. Hastanede başında beklerken içimdeki tüm kırgınlıklar bir anda anlamını yitirdi. Babam bana baktı ve ilk kez yumuşak bir sesle konuştu: “Kızım, belki de seni anlamakta zorlandık. Ama biz sadece mutlu olmanı istiyoruz.” O an gözlerim doldu: “Baba, ben de sizinle gurur duymanızı istiyorum ama kendim olarak…”
Babam elimi tuttu: “Belki de sen haklısın Elif. Herkes kendi yolunu bulmalı.” O an içimde bir umut filizlendi.
Yıllar geçti. Mezun oldum, bir danışmanlık merkezinde çalışmaya başladım. İlk maaşımı aldığımda anneme küçük bir hediye aldım. Paketi açarken gözleri doldu: “Belki de seni yeterince anlamadık kızım.”
Şimdi geriye dönüp bakınca şunu düşünüyorum: Hepimiz ailemizin gölgesinde büyüyoruz ama kendi ışığımızı bulmak için mücadele etmemiz gerekiyor. Peki sizce, ailemizle aramızdaki bu görünmez ipleri koparmadan kendi yolumuzu bulmak mümkün mü? Yoksa mutlaka bir taraf yara almak zorunda mı?