Bir Doğum Günü ve Sarsılan Aile Temelleri: Kimin Mutluluğu İçin Yaşıyoruz?

“Yeter artık, Sevda!” Annemin sesi mutfakta yankılandı. Elimdeki bıçağı tezgâha bıraktım, ellerim titriyordu. O an, yıllardır içimde biriktirdiğim yorgunluk ve öfke, boğazımda düğümlendi. “Bu sene doğum gününü sadece biz kutlayacağız. Kalabalık istemiyorum,” dedim, gözlerimi yere indirerek. Annem şaşkınlıkla bana bakıyordu, sanki ben değil de başka biri konuşuyordu onunla.

Her yıl olduğu gibi, eşim Murat’ın doğum günü yaklaşırken ailemde bir telaş başlardı. Annem, teyzemler, kuzenler… Herkesin beklentisi, büyük bir masa kurmam, çeşit çeşit yemekler hazırlamam, herkesin gönlünü hoş tutmam yönündeydi. Ama bu yıl içimde bir şey kırılmıştı. Sanki yıllardır kendi isteklerimi bir kenara bırakıp başkalarının mutluluğu için yaşıyordum. Murat’la baş başa, sade bir akşam geçirmek istiyordum. Ama bu isteğim, ailemin gözünde neredeyse bir isyan gibiydi.

“Sevda, kızım, bizde böyle şey olur mu? Herkes bekliyor. Ayşe yengem geçen hafta aradı, menüyü sordu,” dedi annem. Gözlerinde hem kırgınlık hem de öfke vardı. “Anne,” dedim, sesim titreyerek, “ben yoruldum. Hepimiz yorulduk. Murat da kalabalık istemiyor.”

O an babam salondan seslendi: “Ne oluyor orada?” Annem hemen ona döndü: “Kızın bu sene doğum günü yapmayacakmış!” Babam kaşlarını çattı: “Olmaz öyle şey! Aile dediğin bir araya gelir. Bizim geleneklerimiz var.”

İçimde bir fırtına koptu. Yıllardır kendi doğum günümde bile mutfağa kapanıp pasta süsleyen bendim. Kimse bana ‘Sen ne istersin?’ diye sormamıştı. Şimdi ise ilk defa kendi isteğimi dile getiriyordum ve herkes bana yabancıymış gibi bakıyordu.

Akşam Murat eve geldiğinde gözlerim doluydu. “Ne oldu Sevda?” diye sordu endişeyle. “Ailem… Yine aynı şeyler,” dedim. Murat omzuma dokundu: “Bak, ben senin yanında olacağım. İstersen hiç kimseyi çağırmayalım.”

Ama işte mesele buydu; ben sadece Murat’ı değil, herkesi memnun etmeye çalışıyordum. O gece uyuyamadım. Annemin sözleri kulaklarımda çınladı: “Bizde böyle şey olmaz.” Peki ya bende? Ben kimdim bu ailenin içinde?

Ertesi gün annem aradı: “Kızım, Ayşe yengen çok üzülmüş. Herkes seni konuşuyor.” Sanki suç işlemişim gibi hissettim kendimi. Telefonu kapattıktan sonra ağlamaya başladım. Murat yanımda oturdu: “Sevda, senin de mutlu olmaya hakkın var.”

Bir hafta boyunca evde gerginlik vardı. Annem aramadı, babam mesaj atmadı. Sanki dışlanmıştım. Doğum günü geldiğinde Murat’la baş başa küçük bir pasta kestik. Sessizce birbirimize sarıldık. Ama içimde bir boşluk vardı; ailemden kopmuş gibiydim.

O akşam annem kapıda belirdi. Gözleri doluydu: “Kızım, biz seni kırmak istemedik ama… Biz de alışmışız böyle büyük kutlamalara.” Ona sarıldım; ikimiz de ağladık.

O gece uzun uzun konuştuk annemle. Ona yıllardır hissettiklerimi anlattım: “Anne, ben de insanım. Ben de bazen sadece kendim için bir şey yapmak istiyorum.” Annem sustu, sonra başını salladı: “Belki de biz de değişmeliyiz.”

Ama ertesi gün Ayşe yengem aradı: “Sevda, herkes seni konuşuyor. Ne oldu sana?” Sesinde hem merak hem de hafif bir alay vardı. “Sadece biraz dinlenmek istedim,” dedim kısık sesle.

O günden sonra ailede bana karşı bir mesafe oluştu. Artık her davette ilk beni aramıyorlardı; bazen dışarıda buluşup bana haber vermiyorlardı bile. Başta çok üzüldüm ama zamanla içimde bir huzur oluştu. Kendi sınırlarımı çizmek bana iyi gelmişti.

Bir gün annemle çay içerken bana şöyle dedi: “Kızım, insan bazen kendi mutluluğunu da düşünmeliymiş.” O an gözlerim doldu; annemin beni anlaması yıllar aldı ama sonunda başardık.

Şimdi geriye dönüp bakınca soruyorum kendime: Kimin mutluluğu için yaşıyoruz? Kendi isteklerimizi yok saymak pahasına geleneklere uymak zorunda mıyız? Siz olsanız ne yapardınız?