Dedemi Çok Sevdim, Ama Babaannemle Hiç Anlaşamadık: Bir Torunun İtirafı

“Elif, yine mi geç kaldın? Akşam ezanı okunmak üzere!” Babaannemin sesi, mutfağın kapısından koridora kadar yankılandı. O an, içimdeki huzursuzluk yine baş gösterdi. Ayakkabılarımı telaşla çıkardım, dedemin odasına koştum. O her zamanki gibi eski radyosunun başında, gözlüğünü burnunun ucuna indirmiş gazete okuyordu. “Kızım, gel bakayım buraya,” dedi yumuşak bir sesle. Yanına oturdum, başımı omzuna yasladım. O an, dışarıdaki bütün gürültü, babaannemin sert bakışları ve evdeki soğuk hava yok olmuştu sanki.

Ama bu huzur uzun sürmedi. Babaannem mutfağın kapısını hızla açtı, “Elif, sofrayı kurmaya yardım et!” diye bağırdı. Dedem bana göz kırptı, “Git bakalım, sonra birlikte çay içeriz.”

Babaannemle aramızdaki mesafe çocukluğumdan beri hiç azalmadı. Annem ve babam işteyken bana onlar bakardı. Dedem bana masallar anlatır, eski Ankara’yı, Ulus’u, Kocatepe’yi anlatırken gözleri parlar, ben de onun yanında kendimi güvende hissederdim. Ama babaannem… O hep bir şeylerden şikayet ederdi: “Elif neden böyle dağınık? Neden bu kadar sessiz? Neden hiç gülmüyor?”

Bir gün okuldan eve döndüğümde annem ağlıyordu. Babaannemle tartışmışlar. Annem, “Sen Elif’i hiç anlamıyorsun!” diye bağırmıştı. Babaannem ise “Benim zamanımda çocuklar böyle şımarık olmazdı!” diye karşılık vermişti. O an anladım ki, sadece ben değil, annem de babaannemin sevgisizliğinden nasibini almıştı.

Bir akşam dedemle balkonda otururken ona sordum: “Dede, neden babaannem beni sevmiyor?” Dedem derin bir iç çekti. “O seni seviyor kızım, ama sevgisini göstermeyi bilmiyor. Onun çocukluğu çok zor geçmiş. Savaş zamanı yetim kalmış, hep güçlü olmak zorunda kalmış.”

Ama bu açıklama içimdeki boşluğu doldurmadı. Okulda arkadaşlarım annelerinin ya da anneannelerinin yaptığı kekleri getirir, birlikte gülerlerdi. Ben ise babaannemin yaptığı kekleri bile yiyemezdim; çünkü o kekleri yaparken bile suratında hep bir memnuniyetsizlik olurdu.

Bir gün, annem işten erken geldi. Beni odama çağırdı. “Elif,” dedi, “biliyorum babaannenle aranız iyi değil. Ama bazen insanlar geçmişte yaşadıkları acıları unutamazlar. Sen yine de ona iyi davranmaya çalış.” Annemin gözlerinde yorgunluk ve çaresizlik vardı.

O günden sonra babaanneme yaklaşmaya çalıştım. Ona mutfakta yardım ettim, birlikte televizyon izlemeyi teklif ettim. Ama o hep mesafeli kaldı. Bir gün ona sarılmak istedim; vücudu kasıldı, sanki dokunmamdan rahatsız oldu.

Liseye başladığımda işler daha da kötüleşti. Kendi odama kapanıyor, saatlerce müzik dinliyordum. Babaannem ise “Bu kız iyice içine kapandı!” diye söyleniyordu. Dedem ise her zamanki gibi aramızı bulmaya çalışıyordu: “Bırak Elif’i, gençler böyle olur.”

Bir gün dedemi hastaneye kaldırdık. Kalp krizi geçirmişti. O gece hastane koridorunda babaannemi ilk kez ağlarken gördüm. Ellerini dua için açmıştı, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. O an içimde bir şeyler kırıldı; belki de onun da kalbi benim kadar yaralıydı.

Dedem hastaneden çıktıktan sonra evdeki hava değişti. Babaannem daha sessiz oldu, bana daha az kızmaya başladı ama yine de aramızdaki duvar yıkılmadı.

Üniversiteye başladığımda başka bir şehre taşındım. Evden ayrılırken dedem bana sarıldı: “Kızım, ne olursa olsun aileni unutma.” Babaannem ise kapının önünde durdu; gözleri dolmuştu ama bana sarılmadı.

Yıllar geçti. Dedemi kaybettik. Cenazede babaannemin yanında oturdum; elleri titriyordu. Ona sarıldım bu kez; ilk defa bana sarıldı ve sessizce ağladı.

Şimdi kendi evimdeyim; bazen babaannemi düşünüyorum. Onun sevgisizliğiyle büyüdüm ama belki de o da kendi annesinden hiç sevgi görmemişti. Ailedeki kırgınlıklar nesilden nesile aktarılıyor mu? Yoksa biz mi bu zinciri kıracağız?

Sizce bir insan sevgisiz büyüyünce sevmeyi öğrenebilir mi? Yoksa bazı yaralar asla iyileşmez mi?