Annemin Elini Son Kez Sıkarken: Vicdanımla Yüzleştiğim Gün

“Anne, lütfen… Bak, bu senin iyiliğin için,” dedim titreyen sesimle. Annem gözlerimin içine baktı, o derin, her şeyi bilen bakışıyla. Dudakları titredi, gözleri doldu. “Beni bırakma oğlum. Ben burada yapamam,” dedi. O an, içimde bir şeyler koptu. Sanki kalbim ikiye ayrıldı. O küçücük odada, annemin ellerini avuçlarımın arasına aldım. Ellerinin sıcaklığını, çocukluğumda ateşim çıktığında alnıma koyduğu elleri hatırladım. Şimdi ise ben onu bırakıyordum.

Her şey babamı kaybetmemizle başladı. Annem bir anda çöktü. Evde yalnız kalamaz hale geldi. Ben ise İstanbul’da çalışıyordum; sabahın köründe çıkıp gece yarısı eve dönüyordum. Ablam Ayşe evliydi, iki çocuğu vardı, eşiyle arası bozuktu. Kardeşim Murat ise hâlâ işsizdi ve annemin bakımını üstlenmekten kaçıyordu. Herkes birbirine suç atıyor, kimse elini taşın altına koymak istemiyordu.

Bir gün işyerinde telefonum çaldı. Komşumuz Fatma teyze arıyordu. “Oğlum, anneni yerde bulduk. Düşmüş, kalkamıyor,” dedi telaşla. O an içimden bir şeyler koptu. Apar topar izin alıp eve koştum. Annem yerdeydi, gözleri korku doluydu. Onu hastaneye götürdüm, kalçası kırılmıştı. Doktor, “Bakımı zor olacak, sürekli yanında biri olmalı,” dediğinde ne yapacağımı bilemedim.

Ablamla kavga ettik o gece. “Sen İstanbul’da rahat rahat yaşıyorsun, ben mi bakacağım anneye?” diye bağırdı bana. “Ben de çalışıyorum Ayşe! Herkesin hayatı zor!” dedim. Murat ise sessizce köşede oturuyordu, gözlerini kaçırıyordu.

O gece sabaha kadar düşündüm. Annemi huzurevine bırakmak… Bu düşünce bile midemi bulandırıyordu. Ama başka çarem yoktu. Evde yalnız bırakmak imkânsızdı; bakıcı tutacak paramız yoktu; kardeşlerim sorumluluk almak istemiyordu.

Bir hafta sonra annemi huzurevine götürdüm. Arabada yol boyunca sessizdi. Sadece camdan dışarı baktı. Huzurevinin kapısında durduğumuzda bana döndü: “Beni bırakma oğlum,” dedi tekrar. O an ağlamamak için kendimi zor tuttum.

Huzurevi müdürü Hanife Hanım bizi karşıladı. “Merak etmeyin, burada iyi bakılır,” dedi ama annemin gözlerindeki korku gitmiyordu. Odaya çıktık, yatağı gösterdiler. Annem yatağa oturdu, elleriyle çantasını sımsıkı tuttu.

“Anne… Sık sık geleceğim, söz veriyorum,” dedim ama sesim titriyordu. Annem başını salladı ama bana inanmadığını biliyordum.

Odayı terk ederken kapının önünde bir an durdum. Arkama baktım; annem pencereye bakıyordu, omuzları düşmüştü. O an içimde bir şey öldü sanki.

Eve döndüğümde kendimi boşluğa düşmüş gibi hissettim. O gece uyuyamadım. Annemin bana masal anlattığı geceleri hatırladım; hastalandığımda başımda sabaha kadar bekleyişini… Şimdi ben onu dört duvar arasında bırakmıştım.

Ablam aradı birkaç gün sonra: “Haberin var mı? Anne hiç konuşmuyormuş orada,” dedi suçlayıcı bir sesle. “Sen de gel de gör Ayşe! Hep bana yüklendiniz!” diye bağırdım telefona ama içimdeki suçluluk daha da büyüdü.

Bir hafta sonra huzurevine gittim. Annem beni görünce gülümsedi ama gözlerinde o eski ışıltı yoktu. “İyi misin anne?” dedim. “İyiyim oğlum… Alışmaya çalışıyorum,” dedi sessizce.

Yan odadan yaşlı bir teyze bağırıyordu: “Beni evime götürün!” Annem gözlerini kaçırdı, dudaklarını ısırdı.

“Anne… Keşke başka çarem olsaydı,” dedim boğazım düğümlenerek.

“Senin de hayatın var oğlum… Kimseye yük olmak istemem,” dedi ama biliyordum; annem kırılmıştı.

O günden sonra her gece aynı kabusu gördüm: Annem bana bakıyor ve “Beni neden bıraktın?” diye soruyor.

Aile içinde tartışmalar bitmedi. Ablam suçladı, Murat sustu, ben ise her geçen gün daha da içine kapandım.

Bir gün huzurevinden aradılar: “Anneniz hastalandı, hastaneye kaldırdık.” Koşa koşa gittim yanına. Yatakta yatıyordu; zayıflamıştı, gözleri daha da sönüktü.

“Elimi tut oğlum,” dedi kısık bir sesle.

Elini tuttum; o an çocukluğuma döndüm sanki.

“Beni affet,” dedim gözyaşlarımı tutamayarak.

Annem hafifçe gülümsedi: “Sen elinden geleni yaptın oğlum… Bazen hayat insanı çaresiz bırakır.”

O gece annemin yanında sabahladım. Sabah olduğunda gözlerini bana çevirdi: “Sakın kendini suçlama… Ben seni hep sevdim,” dedi ve gözlerini kapadı.

O an dünyam başıma yıkıldı.

Cenazede herkes birbirine bakıyordu; kimse konuşmuyordu. Ablam ağlıyordu, Murat köşede sessizdi.

Şimdi her gece annemin bana anlattığı masalları hatırlıyorum; onun sıcaklığını özlüyorum.

Kendime hâlâ şu soruyu soruyorum: Gerçekten başka çarem yok muydu? Yoksa sadece kendi yükümden mi kaçtım? Siz olsaydınız ne yapardınız?