Zoraki Birliktelik: Kendi Hayatımı Seçemedim
“Senin yüzünden ailemizin adı lekelenmeyecek, anladın mı?” Babamın sesi, mutfağın duvarlarında yankılanırken, annem sessizce ağlıyordu. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Elimde tuttuğum çay bardağı titredi; ne yapacağımı bilmiyordum. Henüz yirmi üç yaşındaydım ve hayatımın en büyük kararını başkaları veriyordu.
Her şey, Ayşe’yle bir yaz akşamı başlayan kısa bir yakınlaşmayla başlamıştı. Onu aslında pek tanımıyordum; mahalleden selamlaşırdık, o kadar. Birkaç kez buluştuk, konuştuk, güldük. Sonra bir hata yaptık. O hata, Ayşe’nin hamile olduğunu öğrenmemle hayatımın dönüm noktası oldu. Annem haberi aldığında gözleri doldu, babam ise öfkeyle masaya yumruğunu vurdu: “Bu utancı kaldıracak mıyız?”
Ayşe’nin ailesi de en az bizimkiler kadar katıydı. Babası, “Kızımın başını eğdirmem,” dediğinde, aramızda başka bir yol kalmadığını anladım. Ne Ayşe bana aşıktı, ne de ben ona. Ama ailelerimizin onuru, toplumun bakışı, mahalledeki dedikodular… Hepsi üzerimize çökmüştü.
Düğün günü geldiğinde, damat tıraşında aynaya bakarken kendimi tanıyamadım. Yanımda oturan arkadaşım Murat fısıldadı: “Emin misin?” Emin değildim. Ama başka çarem yoktu. Ayşe ise gelin odasında ağlıyormuş; annesi sonradan anlattı. İkimiz de istemediğimiz bir hayata sürükleniyorduk.
Evliliğimizin ilk ayları sessizlikle geçti. Akşamları aynı sofrada oturuyor ama konuşmuyorduk. Ayşe bazen pencereden dışarı bakıyor, ben ise televizyona dalıyordum. Aramızda bir yabancılık vardı; ne kadar uğraşsak da aşamadık. Bir gün Ayşe bana, “Sence biz mutlu olabilir miyiz?” diye sordu. Cevap veremedim.
Çocuğumuz doğduğunda, kısa bir süreliğine her şey değişti sandım. Kızımız Elif’in minik ellerini tuttuğumda içimde bir umut yeşerdi. Belki de birlikte büyür, birbirimize alışırız diye düşündüm. Ama zaman geçtikçe aramızdaki mesafe daha da arttı. Ayşe annesinin evine gitmek ister oldu; ben ise işten eve dönmek istemezdim.
Bir akşam eve geç geldim. Ayşe salonda oturuyordu, gözleri şişmişti. “Nereye kadar böyle devam edeceğiz?” dedi sessizce. O an içimde bir şeyler koptu. “Bilmiyorum,” dedim. “Ama ben de mutsuzum.”
Ailelerimiz ise hâlâ her şeye karışıyordu. Annem her hafta arayıp “Ayşe’ye iyi davranıyor musun?” diye sorar, kayınvalidem ise “Kızımı üzme,” derdi. Kendi hayatımızı yaşayamıyorduk; herkesin gözü üzerimizdeydi.
Bir gün Elif hastalandı. Gece yarısı hastaneye koşturduk. O an Ayşe’yle ilk kez gerçekten konuştuk; korkularımızı, endişelerimizi paylaştık. Elif’in başında sabaha kadar beklerken, Ayşe bana döndü: “Belki de sadece anne-baba olarak iyi bir ekibizdir,” dedi. Haklıydı; biz sevgili olamamıştık ama Elif için birlikte mücadele ediyorduk.
Yıllar geçti, Elif büyüdü. Biz ise hâlâ aynı evde iki yabancıydık. Bir gün Ayşe valizini topladı; “Artık kendim için yaşamak istiyorum,” dedi. Ona engel olmadım. Çünkü ben de yıllardır kendi hayatımı yaşamıyordum.
Boşandıktan sonra ailem bana küstü; babam aylarca konuşmadı, annem ise “Biz senin iyiliğin için uğraştık,” deyip durdu. Ama ben ilk kez nefes aldığımı hissettim. Elif’i haftada birkaç gün görüyordum; onunla geçirdiğim zamanlar dışında yalnızdım ama huzurluydum.
Şimdi bazen pencereden dışarı bakıp düşünüyorum: Eğer o gün kendi kararımı verebilseydim, hayatım nasıl olurdu? Belki de mutluluğu başka bir yerde bulurdum… Ya da belki yine aynı hataları yapardım.
Siz hiç başkalarının istediği gibi yaşamak zorunda kaldınız mı? Kendi hayatınızı seçme şansınız olsaydı, neyi farklı yapardınız?