Yarım Ev, Yarım Kalp: Kendi Evimde Yabancı Olmak
“Anne, artık bize yük oluyorsun,” dedi Oğuz, gözlerini kaçırarak. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Sanki yıllardır sırtımda taşıdığım evin duvarları üzerime yıkıldı. Mutfağın köşesinde, elimde çay tepsisiyle öylece kalakaldım. Oğlumun sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu.
Oğuz benim her şeyimdi. Eşim Ahmet’i kaybettikten sonra, tek dayanağım oğlum ve gelinim Elif olmuştu. Onlar için, yıllarca çalışıp didinip bu evi aldık. Evin tapusunu bile Oğuz’un üstüne geçirdim; “Evlat ne için var?” dedim hep kendime. Ama şimdi, kendi evimde fazlalık olduğumu hissetmek… İşte bu, insanın kalbini paramparça ediyor.
Oğuz’un sözleriyle başlayan sessizlik, günlerce sürdü. Elif’in bakışları da değişmişti; eskiden bana “anneciğim” diye sarılırken, şimdi sadece başını sallıyordu. Akşam yemeklerinde masada üç kişiydik ama sanki ben yokmuşum gibi davranıyorlardı. Bir gün Elif’in telefonda annesiyle konuşmasına kulak misafiri oldum:
“Elif, kayınvaliden hâlâ sizde mi?”
“Evet anne, ne yapalım? Oğuz da bir şey diyemiyor ama evde sürekli huzursuzluk oluyor.”
O an gözlerim doldu. Ben huzursuzluk muyum? Yıllarca bu evi yuva yapmak için uğraştım. Oğuz’u okutmak için geceleri dikiş diktim, gündüzleri temizliklere gittim. Ahmet’in ölümünden sonra tek başıma ayakta durmaya çalıştım. Şimdi ise…
Bir akşam Oğuz işten geldiğinde onu mutfakta bekledim. “Oğlum,” dedim titrek bir sesle, “Ben gerçekten size yük mü oldum?”
Oğuz başını eğdi, “Anne, öyle demek istemedim. Ama Elif de haklı… Ev küçük, çocuk olacak… Sen de rahat edemezsin burada.”
Çocuk olacak… Torunum olacak diye sevinmem gerekirken, sanki bu haber beni evden atmak için bir bahaneye dönüşmüştü. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Eski fotoğraflara baktım; Oğuz’un ilkokul mezuniyetinde çekildiğimiz fotoğraf, Ahmet’in gülümsemesi… Hepsi bana geçmişin sıcaklığını hatırlattı.
Ertesi gün Elif’le mutfakta karşılaştık. “Anne,” dedi soğuk bir sesle, “Belki ablanın yanına gidersin bir süre? Hem hava değişikliği de iyi gelir.”
Ablam Hatice abla… Onun da kendi ailesi var, daracık bir evi… Oraya gitmek istemedim ama burada da istenmediğimi anlamıştım.
Oğuz’a tekrar sordum: “Oğlum, ben nereye gideyim? Burası benim de evim değil mi?”
Oğuz sessiz kaldı. Sadece gözlerime bakıp başını çevirdi.
Bir hafta sonra küçük bir valiz hazırladım. Elif kapının önünde bekliyordu; yüzünde ne bir üzüntü ne de bir pişmanlık vardı. Oğuz ise işteydi; vedalaşmaya bile gelmemişti.
Otobüsle Hatice ablanın evine gittim. Kapıyı açınca şaşırdı: “Ne oldu kızım? Hayırdır?”
Gözyaşlarımı tutamadım: “Artık orada istenmiyorum abla.”
Hatice abla beni içeri aldı, sarıldı ama onun da yüzünde endişe vardı. Eniştem Mehmet abi akşam eve gelince suratını astı; belli ki fazlalık olduğumu o da hissetmişti.
Geceleri daracık kanepede yatarken kendi kendime sordum: Nerede yanlış yaptım? Evlat sevgisiyle yanıp tutuşurken, neden şimdi yalnız kaldım? Annem hep derdi: “Evlat için yaşarsan sonunda yalnız kalırsın.” O zamanlar anlamazdım; şimdi ise her kelimesi yüreğimde yankılanıyor.
Bir gün Oğuz aradı; sesi mahcup ve uzak: “Anne, iyi misin?”
“İyiyim oğlum,” dedim yalan söyleyerek. “Torunum doğunca haber verirsin.”
Telefonu kapattıktan sonra ağladım. Torunumun ilk adımlarını göremeyecek miyim? Onun kokusunu içime çekemeyecek miyim?
Hatice abla bir gün bana döndü: “Kızım, senin yerin kendi evin. Git hakkını ara! Evlat evlat da nereye kadar?”
Ama nasıl dönebilirdim? Oğuz’un ve Elif’in yüzüne nasıl bakabilirdim?
Bir sabah pencereden dışarı bakarken komşu Ayşe teyze geçti; el salladı. Onun da oğlu Almanya’da; yıllardır yalnız yaşıyor ama kimseye muhtaç olmadan ayakta duruyor. Belki de ben de kendi ayaklarım üzerinde durmalıydım artık.
Bir gün cesaretimi topladım ve Oğuz’u tekrar aradım: “Oğlum,” dedim kararlı bir sesle, “Ben eve dönmek istiyorum. Burası benim de evim.”
Oğuz sustu; sonra Elif’in sesi duyuldu arka planda: “İstediği kadar gelsin, ben ilgilenmem!”
O an anladım ki bu ev artık benim yuvam değil; sadece dört duvar ve soğuk bakışlar…
Hatice abla bana destek oldu: “Kızım, ister burada kal ister başka yere çık ama kimsenin vicdanına kalma!”
Bir süre sonra belediyenin yaşlılar için açtığı kurslara yazıldım; yeni arkadaşlar edindim. Hayatımda ilk kez kendime vakit ayırdım; resim yaptım, şiir okudum. Yavaş yavaş içimdeki acı hafifledi.
Ama geceleri hâlâ oğlumun çocukluğunu düşünüyorum; bana sarıldığı günleri… Şimdi ise aramızda koca bir uçurum var.
Bazen düşünüyorum: Anneliğin bedeli yalnızlık mı olmalıydı? Fedakarlıklarımız neden unutuluyor? Sizce de anneler hak ettikleri değeri görüyor mu bu ülkede?