Kapanmayan Pencereler: Bir İstanbul Hikayesi

— Günaydın, anne.

Sesim, eski apartmanımızın rutubetli duvarlarında yankılandı. Sanki bana ait değilmiş gibi, boğuk ve yabancıydı. Annem mutfakta, her zamanki gibi sabah çayını karıştırıyordu. Göz göze gelmemek için başını eğmişti. O an, aramızdaki mesafenin ne kadar büyüdüğünü hissettim. Sanki yıllardır aynı evde değil de, iki ayrı dünyada yaşıyorduk.

Ben Zeynep. Yirmi dokuz yaşındayım. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, eski bir apartmanda annemle yaşıyorum. Babamı küçükken kaybettik. O günden beri annemle birbirimize tutunmaya çalıştık ama son yıllarda aramızdaki bağlar gevşedi. Özellikle de üniversiteyi bitirip iş bulamayınca, evdeki sessizlik daha da ağırlaştı.

O sabah, içimde bir şey kırıldı. Annemin bana bakmadan, “Çay ister misin?” demesiyle başladı her şey.

— İstemem anne. İş görüşmem var bugün, geç kalacağım.

Annemin kaşları çatıldı. “Yine mi? Kaçıncı oldu Zeynep? Her seferinde umutlanıp eve üzgün dönüyorsun. Belki de başka bir yol düşünmelisin.”

Sözleri içime işledi. Her iş görüşmesinden sonra eve dönüp annemin gözlerinde gördüğüm hayal kırıklığı, artık dayanılmaz bir hale gelmişti. O an ona bağırmak istedim: “Ben de yoruldum anne! Ben de pes etmek istiyorum bazen!” Ama sustum. Çünkü bu evde duygularımızı konuşmak, pencereleri sonuna kadar açmak gibiydi; soğuk içeri dolardı.

İş görüşmesine giderken otobüste camdan dışarı baktım. İstanbul’un gri sabahında, herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Ben ise yıllardır aynı yerde sayıyordum. Üniversitede okurken hayallerim vardı: Gazeteci olacaktım, kendi ayaklarım üzerinde duracaktım. Ama mezun olduktan sonra hayat başka bir yol çizdi bana; işsizlik, geçim derdi ve annemin bitmek bilmeyen kaygıları.

Görüşme yine umduğum gibi geçmedi. Eve dönerken içimdeki umut kırıntıları da yavaş yavaş eridi. Apartmanın merdivenlerini çıkarken annemin sesi kulağımda çınladı: “Belki de başka bir yol düşünmelisin.” Peki ya başka bir yol yoksa?

Kapıyı açtığımda annem salonda oturuyordu. Televizyon açıktı ama gözleri ekrana değil, boşluğa bakıyordu. Yanına oturdum. Bir süre sessizce oturduk. Sonra dayanamadım:

— Anne, ben bu şehirde boğuluyorum.

Annem başını çevirdi, gözlerinde hem öfke hem de endişe vardı.

— Ne demek istiyorsun Zeynep?

— Belki de gitmeliyim… Başka bir şehre, belki de yurtdışına…

Annemin yüzü bembeyaz oldu. Dudakları titredi.

— Beni bırakıp gidecek misin? Ben sensiz ne yaparım?

O an annemin bana değil, yalnızlığa kızdığını anladım. Babam öldüğünden beri hayatı boyunca yalnız kalmaktan korkmuştu. Ben ise annemin gölgesinde kaybolmaktan korkuyordum.

— Anne…

Sözlerim boğazımda düğümlendi. Gözlerim doldu.

— Ben de burada sıkışıp kaldım. Her gün aynı duvarlara bakmak, aynı pencereden dışarıyı izlemek… Nefes alamıyorum artık.

Annemin gözlerinden yaşlar süzüldü. İlk defa onu bu kadar kırılgan gördüm.

— Sen gidersen ben ne yaparım? Kimse kalmadı zaten…

O an içimde bir suçluluk dalgası yükseldi. Annemi yalnız bırakmak istemiyordum ama kendimi de kaybetmek istemiyordum.

O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken çocukluğumu düşündüm; babamın bana masal anlattığı geceleri, annemin saçımı okşayarak uyuttuğu sabahları… Sonra büyüdüm ve hayat ağırlaştı. Annemle aramızdaki o görünmez cam duvar her geçen yıl kalınlaştı.

Ertesi sabah kahvaltıda yine sessizlik vardı. Annem çay bardağını elinde tutuyor, gözlerini kaçırıyordu.

— Anne…

— Ne var Zeynep?

— Sana bir şey anlatmam lazım.

Derin bir nefes aldım.

— Dün gece düşündüm de… Belki de gitmek zorundayım. Kendimi bulmak için… Ama seni de burada bırakmak istemiyorum.

Annemin gözleri doldu ama bu sefer ağlamadı.

— Sen mutlu olacaksan git Zeynep. Ben alışırım… Belki de ben de alışmalıyım artık.

İlk defa annemin sesinde kabulleniş vardı. O an anladım ki; bazen kapanmayan pencerelerden içeri soğuk girse de, o pencereyi açık bırakmak gerekirmiş. Çünkü bazı duygular ancak özgür bırakınca iyileşirmiş.

O gün valizimi hazırladım. Annemle sarıldık; uzun, sessiz ve hüzünlü bir veda oldu bu. Kapıdan çıkarken son kez dönüp baktım; annem pencerenin önünde durmuş bana el sallıyordu.

Şimdi başka bir şehirdeyim; yeni bir hayat kurmaya çalışıyorum. Annemle her gün konuşuyoruz ama aramızdaki mesafe artık korkutucu değil; çünkü ikimiz de biliyoruz ki bazen gitmek, hem kendini hem de sevdiklerini iyileştirmenin tek yoluymuş.

Peki siz hiç kapanmayan bir pencerenin önünde kaldınız mı? Ya da sevdikleriniz için kendi hayatınızdan vazgeçmek zorunda hissettiniz mi?