Bir Kadının Sessiz Fırtınası: Hayatımın Kırılma Noktası

“Yeter artık, anne! Benim hayatım bu, senin değil!” diye bağırdım, sesim titreyerek. Annemin gözleri doldu, ama bana bakmaya devam etti. O an, mutfağımızda asılı duran eski saat bile sanki zamanı durdurmuştu. O gece, hayatımda ilk defa anneme karşı çıktım.

Benim adım Gülseren. Kırk iki yaşındayım ve İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, küçük ama tertemiz bir evde yaşıyorum. Hayatım boyunca hep düzenli, planlı ve sorumluluk sahibi biri oldum. Üniversiteden mezun olduktan sonra muhasebeci olarak işe başladım. Yıllarca çalıştım, terfi aldım, kendi evimi aldım. Evimde her şey yerli yerindeydi; kitaplarım alfabetik sırada, çiçeklerim her sabah sulanmış, perdelerim ütülüydü. Ama annem için bunların hiçbiri yeterli değildi.

“Bak kızım,” dedi annem o gece, sesi yorgun ve kırgın, “herkesin bir yuvası olur, çocukları olur. Senin de vaktin geçiyor. Yarın öbür gün yalnız kalırsın.”

Bu cümleyi kaç kere duydum bilmiyorum. Mahalledeki komşular bile artık bana acıyarak bakıyordu. “Gülseren Hanım, hâlâ evlenmediniz mi?” diye soranlar, “Bir çocuk yap bari, yaşlılığında sana baksın,” diyenler… Herkesin cevabı hazırdı ama kimse benim ne hissettiğimi sormuyordu.

O gece annemle tartıştıktan sonra odama çekildim. Yastığa başımı koyduğumda gözyaşlarımı tutamadım. Kendime hep güçlü olduğumu söylemiştim ama o an paramparça hissettim. Gerçekten mutlu muydum? Yoksa sadece başkalarının beklentilerini karşılamak için mi yaşıyordum?

Ertesi sabah işe giderken aynada kendime baktım. Gözlerimin altı morarmıştı. Ofiste herkes kendi derdindeydi; kimse benim içimde kopan fırtınadan haberdar değildi. Çay molasında arkadaşım Ayşe yanıma geldi.

“Gülseren, iyi misin? Çok solgun görünüyorsun.”

“İyiyim Ayşe, sadece biraz uykusuzum,” dedim. Ama içimdeki boşluk büyüyordu.

O gün işten çıkınca eve gitmek istemedim. Sahile indim, denizin kenarına oturdum. Dalgaların sesiyle birlikte çocukluğuma döndüm. Babamı kaybettiğimiz gün aklıma geldi; annem o günden beri bana hem anne hem baba olmuştu. Belki de bu yüzden üzerimde bu kadar baskı kuruyordu.

Telefonum çaldı, annem arıyordu. Açmadım. Biraz nefes almam gerekiyordu.

O akşam eve döndüğümde annem salonda oturuyordu. Gözleri şişmişti ağlamaktan.

“Anne…” dedim sessizce.

Bana bakmadan konuştu: “Ben senin kötülüğünü ister miyim? Sadece yalnız kalmanı istemiyorum.”

Yanına oturdum, elini tuttum. “Anne, ben de yalnız kalmaktan korkuyorum ama sırf başkaları istedi diye evlenmek istemiyorum. Belki de hayatım böyle daha iyi.”

O an annemin elleri titredi. “Ben de gençken hayallerimi bırakıp babanla evlendim. Sonra ne oldu? Hep pişman oldum ama sana söyleyemedim.”

İlk defa annemin gözlerinde kendi yalnızlığımı gördüm. O da gençliğinde hayallerinden vazgeçmişti; şimdi benim de aynı hatayı yapmamı istemiyordu belki de.

O geceden sonra aramızda bir sessizlik oldu. Annem bana karışmamaya başladı ama ben de onun sessizliğinde kayboluyordum.

Bir gün işten eve dönerken apartmanın önünde komşu Hatice Teyze’yle karşılaştım.

“Gülseren kızım, annen iyi mi? Birkaç gündür yüzü gülmüyor.”

“İyidir Hatice Teyze,” dedim ama içimde bir huzursuzluk vardı.

Eve çıktığımda annemi koltukta uyurken buldum. Yanına oturup saçlarını okşadım. O an içimde bir şeyler kırıldı; yıllarca annemin beklentilerini yük gibi taşımıştım ama onun da yükleri vardı.

Bir hafta sonra annem hastalandı. Doktorlar tansiyonunun çok yükseldiğini söyledi. Hastanede başında beklerken hayatımı düşündüm: Hiç evlenmemiştim, çocuğum yoktu ama annemi hiç yalnız bırakmamıştım.

Annem iyileştiğinde ona sarıldım: “Anne, ben senin yanında olacağım. Belki kendi ailemi kurmadım ama sen benim ailemsin.”

Annem ağladı, ben de ağladım.

O günden sonra hayatımız değişti. Annem bana daha az baskı yapmaya başladı; ben de onun geçmişini anlamaya çalıştım. Birlikte eski fotoğraflara baktık, anılarını dinledim.

Ama mahalledeki insanlar değişmedi. Her bayramda, her düğünde aynı sorular: “Ne zaman evleneceksin?”

Bir gün dayanamadım ve komşulara şöyle dedim:

“Belki de herkesin mutluluğu aynı değildir. Ben böyle mutluyum.”

O an herkes sustu ama bakışlarında hâlâ bir merak vardı.

Şimdi kırk iki yaşındayım ve hayatımı yeniden sorguluyorum. Belki yalnızım ama huzurluyum. Annemle aramızda sessiz bir anlaşma var artık; birbirimizi olduğumuz gibi kabul ediyoruz.

Bazen geceleri pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: Gerçekten mutlu muyum? Yoksa sadece alıştığım düzene mi tutunuyorum? Sizce insan kendi yolunu seçmeli mi, yoksa toplumun beklentilerine boyun eğmeli mi?