Bir Köpeğin Gölgesinde: Annemle Aramdaki Kırılma
“Yeter artık, Zeynep! O köpek ya bu evden gidecek ya da ben!” Annemin sesi, mutfağın fayanslarında yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, içindeki sıcaklık avuçlarımı yaktı. O an, yıllardır annemle aramızda biriken sevgi, sabır ve anlayışın tek bir cümleyle paramparça olduğunu hissettim.
Hayatım boyunca annemle çok yakındık. Babamı küçük yaşta kaybettikten sonra birbirimize tutunmuştuk. Annem, bana hem anne hem baba olmuştu. Üniversiteyi kazanıp İstanbul’a geldiğimde bile her hafta sonu telefonda konuşurduk. Evlendiğimde ise, “Kızım, evin sıcaklığı annenin duasındadır,” derdi hep. Ama şimdi, mutfağın ortasında, gözlerinde öfke ve hayal kırıklığıyla bana bakıyordu.
Her şey, eşim Murat’la birlikte barınaktan bir köpek sahiplenmemizle başladı. Adını Pamuk koyduk; bembeyaz tüyleriyle, ürkek bakışlarıyla hemen kalbimizi çalmıştı. Yıllarca çocuk sahibi olamamıştık; tedaviler, umutlar ve hayal kırıklıkları arasında savrulurken Pamuk bize bir nevi evlat olmuştu. Sonra mucize gerçekleşti: Hamile olduğumu öğrendim. O gün Murat’la sarılıp saatlerce ağladık. Annem de gözyaşları içinde bana sarılmıştı. “Allah dualarımı kabul etti,” demişti.
Ama Pamuk’a karşı hep mesafeli oldu annem. “Evde hayvan mı beslenir kızım? Hele çocuk olunca daha da olmaz,” diye söylenirdi. Ben ise Pamuk’un bize kattığı sevgiyi anlatmaya çalışırdım. “Anne, o da can. Hem bak ne kadar uslu, kimseye zararı yok,” derdim. Ama annem ikna olmuyordu.
Hamileliğimin altıncı ayında annem yanımıza taşındı; doğumdan önce bana yardımcı olmak istiyordu. İlk günler her şey yolundaydı. Ama Pamuk’un varlığı annemi rahatsız ediyordu. Sürekli temizlik yapıyor, Pamuk’un tüylerini bahane ederek bana laf sokuyordu. Bir akşam Murat işten geç geldiğinde, annem Pamuk’u balkona kapatmıştı. “Anne, neden böyle yaptın?” diye sordum. “Çocuğuna zarar gelsin istemiyorsan bu köpeği evden çıkar,” dedi.
O gece sabaha kadar ağladım. Karnımdaki bebeğe dokunup “Senin için en iyisini yapacağım,” diye fısıldadım. Ama içimde bir şeyler kırılmıştı. Ertesi gün Murat’la konuştum. “Zeynep, bu senin kararın olmalı,” dedi sessizce. Anneme Pamuk’un bizim ailemizin bir parçası olduğunu, onu asla terk etmeyeceğimizi söyledim. Annem gözlerimin içine bakarak, “O zaman ben gidiyorum,” dedi ve valizini toplamaya başladı.
O an içimde fırtınalar koptu. Bir yanda yıllarca bana kol kanat geren annem, diğer yanda bana koşulsuz sevgisini veren Pamuk ve doğacak bebeğim… Annemin arkasından bakarken içimde bir boşluk oluştu. Kapıdan çıkarken son kez döndü: “Bir gün pişman olacaksın,” dedi.
Doğumdan sonra annem aramadı, gelmedi. Bebeğimi kucağıma aldığımda gözyaşlarım karışık duygularla aktı; hem mutluluk hem de derin bir hüzün vardı içinde. Murat yanımda, Pamuk ayaklarımın dibinde… Ama annemin yokluğu her anıma gölge düşürdü.
Aylar geçti. Annemle konuşmak için defalarca telefonu elime aldım ama arayamadım. O da beni aramadı. Komşular, akrabalar araya girdi; “Annen haklı,” diyen de oldu, “Evlat her şeyden kıymetli,” diyen de… Ama kimse benim içimdeki fırtınayı anlamadı.
Bir gün kapımız çaldı. Karşımda annem vardı; yüzü solgun, gözleri yaşlıydı. Sessizce içeri girdi, bebeğime baktı ama Pamuk’u görünce geri çekildi. “Kızım, ben seni korumak istedim,” dedi titrek bir sesle. “Ama sen beni anlamadın.”
“Anne,” dedim gözlerim dolarak, “Ben de seni anlamak istedim ama bu evde herkesin sevgisine yer var. Pamuk’u bırakmak bana ihanet gibi gelirdi.”
Annem başını eğdi, sessizce çıktı gitti. O günden sonra bir daha görüşmedik.
Şimdi oğlum büyüyor; Pamuk’la oynarken kahkahaları evi dolduruyor. Bazen pencereden dışarı bakıp annemi düşünüyorum: Acaba o da pişman mı? Yoksa hâlâ haklı olduğuna mı inanıyor? İçimde hâlâ bir sızı var ama biliyorum ki verdiğim karar doğruydu.
Sevgi bazen fedakârlık ister; bazen de kendi sınırlarımızı çizmemizi… Siz olsaydınız ne yapardınız? Sevdiğiniz iki varlık arasında seçim yapmak zorunda kalsaydınız, hangi yolu seçerdiniz?