Elleriyle Hayatını Baştan Yazmak: Elli Beş Yaşında Bir Kadının Yeniden Başlangıcı

“Anne, nereye gidiyorsun?!” diye bağırdı kızım Elif, gözleri yaşlarla dolu, sesi titrek. O an, valizimi kapının önüne koyarken, içimdeki fırtına dışarıdan çok daha büyüktü. Elli beş yaşındaydım ve ilk defa kendim için bir karar alıyordum. Eşim Mehmet’in öfkeli bakışları, oğlum Cem’in sessizliği, annemin telefondaki sitemleri… Hepsi bir anda üzerime yıkıldı. Ama ben, yıllardır içimde biriken o boğucu duvarları yıkmak istiyordum.

Hayatım boyunca hep başkalarının beklentilerine göre yaşadım. Genç yaşta evlendim, çocuklarımı büyüttüm, eşimin işine, annemin hastalığına, evin bitmeyen işlerine koştum. Kendi hayallerimi, isteklerimi hep erteledim. “Kadın dediğin fedakâr olur,” derlerdi. Ben de oldum. Ama bir sabah, aynada kendime bakarken, gözlerimdeki yorgunluğu, içimdeki boşluğu fark ettim. “Bu muydu hayat?” dedim kendi kendime. “Ben ne zaman kendim olacağım?”

O gün, Elif’in üniversiteye başladığı, Cem’in askere gittiği, Mehmet’in ise işten eve geç geldiği bir akşam, mutfakta tek başıma otururken, içimde bir şeyler koptu. Annem aradı, “Yarın pazara gideceğiz, unutma,” dedi. O an, hayatımın bana ait olmadığını, herkesin bir ucundan çekiştirdiği bir kukla gibi yaşadığımı hissettim. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Sabah olduğunda, valizimi hazırlamaya başladım. Her eşyayı elime aldığımda, bir anı, bir pişmanlık, bir umut geçti içimden. Ama kararımı vermiştim.

Mehmet, sabah kahvaltısında, “Nereye gidiyorsun?” diye sordu. Sesi soğuk, gözleri öfkeliydi. “Kendime gidiyorum,” dedim. “Biraz kendimle kalmaya ihtiyacım var.” O an, Mehmet’in yüzünde gördüğüm küçümseme, yıllardır hissettiğim değersizliğin bir yansımasıydı. “Bu yaşta neyin peşindesin? Kadın dediğin evinde oturur!” dedi. Ama artık bu cümleler beni durdurmuyordu.

Elif, kapıda ağladı. “Anne, sensiz ne yaparız? Babam çok kızacak, Cem de üzülür!” dedi. Onu kucakladım, saçlarını okşadım. “Kızım, bazen insanın kendisi için bir şeyler yapması gerekir. Ben de bunu yapıyorum. Sizi çok seviyorum ama önce kendimi bulmam lazım,” dedim. Elif’in gözyaşları içimi dağladı ama geri adım atmadım.

Otobüsle İstanbul’a geldim. Hayatımda ilk defa yalnız bir şehirdeydim. Korkuyordum, evet. Ama aynı zamanda içimde bir özgürlük hissi vardı. Küçük bir daire kiraladım. İlk günler çok zordu. Sabahları kahvaltı masasında tek başıma otururken, evin sessizliği içimi kemiriyordu. Annem her gün arıyor, “Ne zaman döneceksin?” diye soruyordu. Mehmet mesaj atıyor, “Çocukları düşünmüyorsun, bencil oldun,” diyordu. Cem ise hiç aramıyordu. Kendimi suçlu, yalnız, ama bir o kadar da hafiflemiş hissediyordum.

Bir gün, markette alışveriş yaparken, yaşlı bir kadın yanıma yaklaştı. “Kızım, yardım edeyim mi?” dedi. O an, gözlerim doldu. Yabancı bir şehirde, bir yabancının sıcaklığı bana umut verdi. Kadının adı Nermin’di. Sohbet etmeye başladık. O da yıllar önce eşinden ayrılmış, çocuklarıyla bağları kopmuştu. “Hayat kısa, kızım. Kimse için kendini feda etme. Sen mutlu ol ki, çocukların da mutlu olsun,” dedi. O gün, Nermin’le parkta oturup saatlerce konuştuk. Hayatımda ilk defa, bir kadınla dertleşmenin, anlaşılmanın ne kadar kıymetli olduğunu hissettim.

Günler geçtikçe, yeni bir düzen kurmaya başladım. Bir halk eğitim merkezinde resim kursuna yazıldım. Yıllardır içimde kalan o resim yapma isteğini sonunda gerçekleştirdim. Fırçayı elime aldığımda, sanki yıllardır içimde biriken tüm acılar, renklerle tuvale dökülüyordu. Kursa gelen kadınların çoğu benim yaşımdaydı. Her birinin ayrı bir hikâyesi, ayrı bir yarası vardı. Bir gün, kursun sonunda, Ayşe abla bana, “Senin cesaretin bana ilham oldu. Ben de yıllardır mutsuzum ama korkuyorum,” dedi. O an, yalnız olmadığımı, aslında birçok kadının aynı duyguları yaşadığını fark ettim.

Ama hayat yeni bir şehirde de kolay değildi. Kira, faturalar, yalnızlık… Bazen geceleri ağlayarak uyuyordum. Bir gün, Mehmet aradı. “Dön artık, çocuklar seni bekliyor. Bu yaşta neyin peşindesin?” dedi. Sesi yorgundu, ama hâlâ anlamıyordu. “Mehmet, ben yıllarca sizin için yaşadım. Şimdi biraz da kendim için yaşamak istiyorum. Lütfen beni anla,” dedim. Telefonun ucunda sessizlik oldu. Sonra, “Sen bilirsin,” dedi ve kapattı.

Elif, birkaç hafta sonra yanıma geldi. Kapıyı açtığımda, gözleri kızarmıştı. “Anne, seni anlamaya çalışıyorum. Ama çok zor. Babam her gün seni suçluyor. Cem de hiç konuşmuyor. Biz ne yapacağız?” dedi. Onu içeri aldım, çay koydum. “Kızım, bazen insanın kendi yolunu bulması gerekir. Benim yolum bu. Sizi bırakmadım, sadece kendimi bulmak istiyorum. Sen de bir gün büyüyecek, kendi hayatını kuracaksın. O zaman beni daha iyi anlayacaksın,” dedim. Elif başını önüme eğdi, sessizce ağladı. Onu sarıldım, birlikte ağladık.

Aylar geçti. Yavaş yavaş yalnızlığa alıştım. Resimlerim sergide yer aldı. Küçük bir çevrem oldu. Nermin’le, Ayşe ablayla, kurs arkadaşlarımla hayatı paylaşmaya başladım. Annem hâlâ arıyor, “Köyde herkes seni konuşuyor,” diyor. Eskiden bu sözler beni üzerdi, şimdi umursamıyorum. Çünkü biliyorum ki, hayatımın direksiyonunda artık ben varım.

Bir gün, Cem aradı. “Anne, seni özledim,” dedi. O an, gözlerimden yaşlar süzüldü. “Oğlum, ben de seni çok özledim. Gel, birlikte bir çay içelim,” dedim. O gün, oğlumla parkta oturup saatlerce konuştuk. Bana, “Sen mutluysan, ben de mutluyum,” dedi. O an, yıllardır içimde biriken suçluluk duygusu hafifledi.

Şimdi, elli beş yaşında, yeni bir şehirde, kendi ayaklarım üzerinde duruyorum. Hayat kolay değil, ama özgürüm. Kendi kararlarımı kendim alıyorum. Bazen geceleri hâlâ yalnızlıkla boğuşuyorum, ama biliyorum ki, bu yalnızlık bana ait. Kimseye hesap vermeden, kimsenin gölgesinde kalmadan yaşamak… İşte gerçek mutluluk buymuş.

Bazen düşünüyorum: Acaba daha önce cesaret etseydim, hayatım nasıl olurdu? Peki ya siz, hiç kendiniz için bir adım atmaya cesaret edebildiniz mi? Yoksa hâlâ başkalarının hayatını mı yaşıyorsunuz?