Kuyrukta Bir Hayat: Sıranın Ötesinde
“Kızım, neden sırayı bozuyorsun? Hepimiz buradayız, herkesin derdi var!” diye bağırdı arkamdaki yaşlı adam, bastonunu yere vururken. O an, içimde bir şeyler koptu. Ellerim titredi, gözlerim doldu ama kimseye belli etmemeye çalıştım. Sırtımda yılların yükü, önümde ise sonsuz gibi görünen bir bekleyiş vardı. Sabahın köründe, Ankara Numune Hastanesi’nin soğuk koridorunda, herkes gibi ben de bir umutla bekliyordum. Ama sabır, burada en çabuk tükenen şeydi.
Birden, önümdeki kadın hızla içeri girdi. Saçları dağınık, gözleri kan çanağı gibiydi. “Beni bekleyemezsin, kızım!” dedi, hemşireye sesini yükselterek. “Benim hastam içeride, annem ölüm döşeğinde!” O an, herkesin içindeki öfke patladı. “Hepimizin derdi var! Senin annen varsa, benim de oğlum var içeride!” diye bağırdı başka bir kadın. Bir adam, başı sargılı, “Bırakın geçsin, ne olacak? Bizim acelemiz yok!” dedi, umutsuzca elini sallayarak. Ama kimsenin içi rahat değildi. Herkesin bir acelesi, bir derdi, bir bekleyeni vardı.
Ben ise, sessizce köşemde oturuyordum. Kimseye derdimi anlatacak gücüm yoktu. Annem, geçen hafta felç geçirmişti. Babam yıllar önce bizi terk etmiş, abim ise işsizliğin pençesinde kaybolmuştu. Evde tek başıma, annemin bakımını üstlenmiştim. Her gün, sabahın köründe kalkıp ona kahvaltı hazırlıyor, ilaçlarını veriyor, sonra da hastaneye koşturuyordum. Hayatım, annemin nefes alışverişleriyle sınırlıydı. Gençliğim, umutlarım, hayallerim; hepsi annemin yatağının başucunda tükenmişti.
O gün, hastane koridorunda yaşanan tartışma, içimde biriken öfkeyi tetikledi. “Neden hep biz kadınlar yükleniyoruz bu kadar sorumluluğu?” diye düşündüm. “Neden kimse bizim de hasta olabileceğimizi, bizim de yorulabileceğimizi anlamıyor?” O sırada, önümdeki kadın gözyaşları içinde geri döndü. “Ben de insanım! Ben de yoruldum!” diye haykırdı. Herkes bir an sustu. O an, herkesin gözünde aynı yorgunluk, aynı çaresizlik vardı.
Yanımda oturan yaşlı teyze, bana döndü. “Evladım, sen de mi bekliyorsun?” dedi. Başımı salladım. “Annem içeride, yoğun bakımda.” dedim. Kadının gözleri doldu. “Benim de oğlum var içeride. Kaza geçirdi, beyin kanaması. Allah yardımcımız olsun.” dedi. O an, aramızda görünmez bir bağ oluştu. Acının dili birdi. Kimse kimsenin acısını küçümseyemezdi.
Kuyrukta bekleyen herkes, bir anda birbirine hikayesini anlatmaya başladı. Bir adam, eşinin kanser olduğunu, kemoterapiye geldiğini söyledi. Bir kadın, çocuğunun kalp ameliyatı için gün saydığını anlattı. Herkesin bir hikayesi, bir acısı vardı. Ama kimse birbirinin acısını anlamaya çalışmıyordu. Herkes kendi derdine düşmüştü.
O sırada, hemşire kapıdan çıktı. “Lütfen sıraya riayet edin! Herkesin acelesi var, ama öncelik acil hastalarda.” dedi. Ama kimse onu dinlemiyordu. Herkes, kendi sırasının öne geçmesini istiyordu. Bir adam, cebinden para çıkardı, hemşireye uzatmaya çalıştı. Hemşire, öfkeyle parayı itti. “Burada para geçmez! Herkes eşit!” dedi. Ama eşitlik, bu koridorda sadece bir laftı. Gerçek hayatta, kim daha çok bağırırsa, kim daha çok ağlarsa, o öne geçiyordu.
O an, çocukluğum aklıma geldi. Babam, anneme hep bağırırdı. “Senin yüzünden bu hale geldik!” derdi. Annem, sessizce gözyaşlarını siler, bana sarılırdı. “Kızım, güçlü ol. Hayat böyle.” derdi. O zamanlar, annemin neden bu kadar güçlü olmak zorunda kaldığını anlamazdım. Şimdi ise, onun yaşadıklarını birebir yaşıyordum. Hayat, bana da aynı yükleri yüklemişti.
Koridorda beklerken, telefonum çaldı. Abim arıyordu. “Ne oldu, annem nasıl?” diye sordu, sesi titreyerek. “Aynı, değişen bir şey yok.” dedim. “Ben de iş aramaya çıktım, bir haber çıkarsa bana da haber ver.” dedi. İçimden ona kızmak geldi. “Neden hep ben? Neden bütün yük benim omuzlarımda?” Ama sesimi çıkarmadım. Çünkü biliyordum, o da çaresizdi. Hepimiz bu hayatta bir şekilde sıkışıp kalmıştık.
Birden, koridorda bir bağırış daha koptu. Önceki kadının annesi, yoğun bakımdan çıkartılmıştı. Kadın, yere yığıldı, ağlamaya başladı. Herkes bir anda sustu. Kimse ona yaklaşmaya cesaret edemedi. O an, içimde bir şeyler kırıldı. Yanına gittim, elini tuttum. “Geçecek, dayan.” dedim. Gözlerimin içine baktı, “Geçmiyor, kızım. Hiçbir şey geçmiyor.” dedi. O an, onun acısını kendi acım gibi hissettim. Çünkü biliyordum, bir gün ben de aynı acıyı yaşayacaktım.
Hastane koridorunda, herkesin hikayesi birbirine karıştı. Kimse kimseye düşman değildi aslında. Hepimiz aynı acının farklı yüzleriydik. Ama toplum, bizi birbirimize düşman etmişti. Sıra kavgası, aslında hayatta kalma mücadelesinin bir yansımasıydı. Herkes, kendi acısını en büyük sanıyordu. Ama acının büyüğü küçüğü olmazdı.
O gün, eve dönerken, annemin başucunda uzun süre ağladım. Ona sarıldım, “Anne, ben de yoruldum.” dedim. Annem, gözlerimin içine baktı, “Biliyorum, kızım. Ama hayat böyle. Dayanmak zorundayız.” dedi. O an, annemin ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha anladım. Ama kendi gücümden şüphe ettim. Ne kadar daha dayanabilirdim? Ne kadar daha bu yükü taşıyabilirdim?
Şimdi, bu satırları yazarken, hala aynı soruları soruyorum kendime. Hayat, neden hep en çok yükü kadınların omuzlarına yüklüyor? Neden acılarımızı paylaşmak yerine, birbirimize düşman oluyoruz? Sizce, bu döngüyü nasıl kırabiliriz?