Yıllar Sonra, Yeniden Kırık Bir Kalpte

“Bunu bana tekrar yapamazsın, Mehmet,” diye fısıldadım. Göz göze gelmemek için başımı yere eğmiş, ellerimi sımsıkı yumruk yapmıştım. Evimin, yeni umudumun, tapu dairesinin kahverengi dosyası elimdeydi. O eski kahve köşesinin loşluğuna inat, gözlerinde yıllardır çözülememiş bir pişmanlık vardı. Üç yıl, tam üç yıl boyunca gece gündüz bakkalda kasada durmuş, haftasonları temizliklere gitmiş, çocuğumun önünde yüzüm hiç düşmesin diye içimden tırnaklarımı yemiştim adeta. Nihayet, Şişli’deki o minik, ama penceresinden gün ışığında kaldırımları görebileceğim bir evin kapısına kendi anahtarımla ulaşmaya ramak kalmıştı. Şimdi ise eski kocam, birden çıkagelmiş, “Ayşe, bana yardım etmen lazım, yoksa her şeyimi kaybedeceğim,” diyordu.

Bilmediği, asıl her şeyimi ben yıllar önce zaten kaybetmiştim. Onun sorumsuzluğu, kumar borçları, yalanları yüzünden annem, “Kızım artık kendi yoluna git, bu adamdan hayır gelmez,” dediğinde titreyen sesimi hâlâ hatırlıyorum. Boşanmanın ertesi günü, yatağıma sarılıp sabaha kadar ağlamıştım. Evladım Zeynep başucumda sessizce uyurken, ben, o gece kendime söz verdim: Bir gün bu hayatı kendim için yeniden kuracağım. İşte o gün, bu gündü. Ve şimdi Mehmet, elini uzatıp başka bir felaketini omuzlarıma yıkmaya gelmişti. “Bak, Ayşe abla,” dedi kasap Erdal bana o sabah, “Evin tapusu nihayet elinde, bunca yıl tek başına ne çektin biliyoruz. Sakın geçmişin açığını şimdi üzerine alma!” O sözleri kafamın içinde döndü durdu. Ama Mehmet’in gözlerinde öyle bir tükenmişlik vardı ki, eski bir yarayı tekrar kanatıyordu sanki.

Boğazımda düğümlenen o cümleyi, sonunda kısık sesle söyledim: “Ne yapmamı istiyorsun, Mehmet?”

Aniden hıçkırmaya başladı. Zaten zayıflamış, sanki yıllar ona da acımamıştı. “Kumar borçlarım… Yalvardım, Ayşe. Yemin ederim hayatım boyunca böyle dibe vurmadım. Adamlar kızımı buldu, Zeynep’in okula gelip fotoğrafını çekmişler. Ne olur, tapuyu bir süreliğine bana bırak. Bir hafta, sadece bir hafta! Sonra her şeyi devredeceğim sana. Hayatım yıkıldı, başka kimsem yok!”

İşte burada kırıldım. Kürtaj masasında ağladığım günleri, Mehmet’in eve sarhoş gelip koltuğa sarkıp kaldığı geceleri, Zeynep’in küçücük elleriyle bana “Anne üzülme, ben senin yanındayım,” diyişi bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Ama o an başka bir anne ortaya çıktı içimde. Evladımın, benim en büyük emanetimin, bir erkeğin borçlarına kurban gitmesini göze alamazdım. Kalbim tarumar oldu. O sabah annem aradı, “Bir telaşın var senin yine, anlat bakayım,” dedi. Sessiz kalınca, “Kızım, o adam bir kere canını yaktı, şimdi sen yine kendi içinde savaşı kazanırsın, ama bu evi kaybedersen, Zeynep’in geleceğini de yakma,” dedi kararlılıkla. Kardeşim Betül de döne döne aynı şeyi söyledi: “Ablacım, ne dualar ettik senin için. Yeter, artık kendi yolunu çiz. Mehmet, geçmişin yangınıydı. Sen külünden yeniden doğdun. Sakın kabul etme!”

Ama onun anneye, babaya, kardeşe ihtiyacı yoktu, bana ihtiyacı vardı. Dili varıp da söyleyemediğim bir şey vardı: Halen, hâlâ o geçmişin biraz etkisindeydim. Bir yerlerimde ondan bir özür, bir pişmanlık bekliyordum sanki. Ama yıllar bana şunu öğretti: Erkeklerin pişmanlığı, çoğunlukla çaresizliğin altında bir bahaneydi. O gün Mehmet’in önüne gelen herkese yalvardığını gözlerinden okuyabiliyordum. Bir zamanlar onun göz yaşlarına yandığım, onun için her şeyi göze aldığım günlerden ne kadar uzak olduğumu anlamam gerekiyordu.

Bir gün sonra, tapu devrinin yapılacağı sabah toplantıya gittiğimde ofiste bana bakan gözlerde bir ışık vardı: “Ayşe Hanım, kadın başınıza büyük iş başardınız,” dedi gayrimenkul danışmani Nazan Hanım, bana nazikçe sarılırken. O an ağlamamak için kendimi zor tuttum. “Nazan Hanım, bazen insan geçmişiyle yüzleşmeden hayallerine kavuşamıyor,” dedim. Aslında daha ne büyük fırtınalar kopuyordu içimde. Öğlen olunca, cebimde tapu dosyasıyla tekrar Mehmet’in yanına gittim. Bir cami avlusunun köşesindeydi, elleri dizlerinde, mekanın sessizliğinde kendiyle kavgalıydı. Yanına oturdum, gözlerine baktım, “Mehmet, bunca yıl tek başımaydım. Kimsem yoktu, öyle sandım ama vardı, aslında önce kendim vardım. O yüzden bu evi, bu yeni hayatı, senin geçmişinden daha fazla hak ediyorum. Senin için üzülüyorum ama artık kendi yolumu seçmeliyim. Sana yardım edemem,” dedim.

Mehmet bir an sustu, gözlerinde hem öfke hem acizlik. “Sadece bir hafta, Ayşe… Korkma, Zeynep’e bir şey yapamazlar,” dedi ama sesi titriyordu.

“Yaparlarsa seni de affetmem, Mehmet!” dedim kararlılıkla. Ayağa kalkıp, kendimi bulduğum hayat yolunda, ilk defa geçmişi arkamda bırakmanın hafifliğiyle yürümeye başladım. O gün eve döndüğümde Zeynep bana sarıldı, “Anne, Allah seni iyi ki bana vermiş,” dedi minik bir fısıltıyla. Evimin penceresinden Şişli’nin sokağına bakarken, artık geçmişin yükünü taşımadığımı, kendi hayatımın sahibinin gerçekten ben olduğumu hissettim.

Yıllar bana şunu öğretti: Hayatta bazen en büyük iyiliği, en acımasız şeyi yaparak sadece kendini seçerek yapabilirsin. Peki, sizce insan kalbi geçmişi tamamen bırakmayı öğrenebilir mi?