Kalbim Parçalandığında: Küçük Edin’in Ardından

“Edin! Edin neredesin oğlum?” diye bağırdım, sesim çatallandı, boğazımda bir düğümle. O an, hayatımın en uzun saniyeleriydi. Bahçede oynarken bir an gözümden kaybolmuştu Edin. Üç yaşında, gözleri boncuk gibi, gülüşüyle evimizi aydınlatan oğlum… O sabah, her zamanki gibi kahvaltıdan sonra bahçeye çıkmıştık. Ben çamaşırları asarken, Edin plastik arabasıyla çimenlerin üzerinde geziniyordu. Bir an başımı çevirdim, bir an… Ve o an, hayatımın geri kalanını karanlığa gömdü.

Koşarak bahçeyi, sokağı, komşuların evlerini aradım. Annem, “Belki saklanmıştır, çocuk işte,” dedi ama içimde bir korku büyüyordu. Babası Yusuf işten yeni gelmişti, telaşla ayakkabılarını giyerken, “Nereye gitti bu çocuk?” diye sordu. O an, Edin’in sesiyle yankılanan evimizde bir sessizlik çöktü. Komşular, mahalleli, herkes aramaya başladı. Ama ben, annelik içgüdüsüyle, göletin kenarına koştum. Orada, suyun yüzeyinde Edin’in mavi şapkası…

Dizlerimin bağı çözüldü. “Hayır, hayır, olamaz!” diye haykırdım. Sanki zaman durmuştu. Yusuf arkamdan koştu, suya atladı. Ama her şey çok geçti. Edin’i kucağına aldığında, gözleri kapalıydı. O an, içimde bir şey koptu. Sanki kalbim bin parçaya bölündü. Çığlıklarım gökyüzünü yırttı, annem yere yığıldı, komşular ağladı. Ama hiçbir gözyaşı, hiçbir kelime, o anın acısını hafifletmedi.

Cenazede herkes sustu. Kimse gözümün içine bakamıyordu. Annem, “Allah sabır versin kızım,” dedi ama sesi titriyordu. Yusuf, günlerce konuşmadı. Evde bir sessizlik hâkimdi; Edin’in oyuncakları olduğu gibi duruyordu. Her sabah, sanki odasından koşarak çıkacakmış gibi bekledim. Ama o kapı bir daha hiç açılmadı.

Geceleri uyuyamıyordum. Her gözümü kapattığımda, Edin’in son bakışını, o sabahki gülüşünü hatırlıyordum. Kendi kendime, “Neden daha dikkatli olmadım? Neden o an yanından ayrıldım?” diye sordum. Suçluluk içimi kemiriyordu. Yusuf’la aramızda görünmez bir duvar örüldü. O da acı çekiyordu, biliyordum, ama konuşamıyorduk. Herkes susuyordu. Annem, “Zamanla geçer,” dedi ama ben zamanın sadece acıyı derinleştirdiğini gördüm.

Mahallede insanlar bana acıyarak bakıyordu. Pazara gittiğimde, kadınlar fısıldaşıyordu: “Çocuğunu kaybeden kadın bu…” Kimse yanıma gelip, “Nasılsın?” demedi. Herkes uzak durdu, sanki acım bulaşıcıymış gibi. Bir gün komşum Ayşe, kapımı çalıp bir tabak börek getirdi. Göz göze geldik, ama o da ne diyeceğini bilemedi. Sadece, “Başın sağ olsun,” dedi ve sustu. O an anladım ki, insanlar acıya yaklaşmayı bilmiyor. Herkes kendi korkusuyla yüzleşmekten kaçıyor.

Yusuf, işten geç gelmeye başladı. Eve geldiğinde televizyonun karşısına geçiyor, hiçbir şey söylemiyordu. Bir gece, “Edin’i neden koruyamadık?” diye sordu. Gözlerindeki öfke ve çaresizlik beni yaktı. “Ben de bilmiyorum,” dedim, “Keşke zamanı geri alabilsek…” O an sarıldık, ama sarıldığımızda bile aramızda Edin’in yokluğu vardı. Oğlumuzun odasına giremiyordum. Bir gün, annem odasını toplamak istedi, izin vermedim. “Belki bir gün döner,” dedim, ama biliyordum, bu sadece bir annenin çaresiz umuduydu.

Ailede herkes farklı başa çıkıyordu. Babam, “Allah’ın takdiri,” dedi, ama gözleri doluydu. Kardeşim Zeynep, bana sarıldı, “Ablacığım, ne istersen yaparım,” dedi. Ama hiçbir şey, Edin’in yokluğunu doldurmuyordu. Herkes kendi acısına gömülmüştü. Evde konuşmalar azaldı, yemekler sessiz geçti. Edin’in sevdiği yemekleri yapamıyordum. Sofrada bir tabak eksikti, ama o eksiklik sofranın ortasında kocaman bir boşluktu.

Bir gün, Edin’in doğum günüydü. Sabah kalktığımda, odasına bir balon bırakmak istedim. Kapıyı açtım, oyuncak ayısı yatağında duruyordu. Gözyaşlarım sel oldu. Yusuf yanıma geldi, “Onu unutmayacağız, ama yaşamak zorundayız,” dedi. O an, ilk kez birlikte ağladık. Acımızı paylaşmak, biraz olsun hafifletti. Ama yine de, her şey yarım kalmıştı.

Zaman geçtikçe, insanlar unutmaya başladı. Ama ben unutamıyordum. Her çocuk sesi, her küçük el, bana Edin’i hatırlatıyordu. Mahallede yeni bir çocuk doğduğunda, annesi bana bakıp gözlerini kaçırdı. Sanki benim acım, onun mutluluğunu gölgeliyordu. Oysa ben kimseye kızamıyordum. Sadece, içimdeki boşlukla yaşamayı öğrenmeye çalışıyordum.

Bir gün, psikoloğa gitmeye karar verdim. İlk başta utanıyordum, “Ne derler?” diye düşündüm. Ama artık dayanacak gücüm kalmamıştı. Psikolog, “Acınızı paylaşın, konuşun,” dedi. Ama ailemde kimse konuşmak istemiyordu. Herkes susuyordu. O yüzden yazmaya başladım. Edin’e mektuplar yazdım. “Seni çok özledim oğlum,” diye başlayan satırlar, gözyaşlarımla ıslanıyordu. Yazmak, biraz olsun içimi rahatlattı.

Bir gün, Edin’in kaybolduğu göletin kenarına gittim. Orada, bir çocuk annesiyle ördekleri besliyordu. İçim acıdı, ama aynı zamanda bir huzur hissettim. Edin’in ruhunun orada olduğunu düşündüm. “Belki de o şimdi başka bir yerde, mutlu,” dedim kendi kendime. O an, ilk kez biraz olsun nefes alabildim.

Hayat devam ediyor, biliyorum. Ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Edin’in yokluğu, her anımda benimle. Ama artık biliyorum ki, acıyı paylaşmak, konuşmak, insanı iyileştiriyor. Belki de toplum olarak, acıdan kaçmak yerine, birbirimize sarılmayı öğrenmeliyiz. Çünkü bazen bir kelime, bir dokunuş, insanı hayata bağlayabiliyor.

Şimdi düşünüyorum da, acaba Edin yaşasaydı nasıl bir çocuk olurdu? Onu kaybetmenin acısı hiç geçmeyecek, ama belki de bu acı, başkalarına umut olmamı sağlar. Siz hiç böyle bir kaybı yaşadınız mı? Acınızı paylaşacak birini bulabildiniz mi?