Koki’nin Dönüşü: Acıdan Güçlü Bir Sevgi
— Al bakalım Burcu, annen getirdi börek. Karnın doydu mu? Sesin solgun, gene mi başın ağrıyor? diye sordu babaannem salonda otururken. Oysa ben, yemeklerin kokusunda nefes almadan, yavaşça önüme bakıyordum. Evdeki gerginlik, son bir saattir herkesin üzerinde kasvetli bir bulut gibi dönüp duruyordu. Gözüm camda, kulağım dışarıda… Derken, o tiz, kesik inilti duyuldu yeniden.
Sabah erken kalkıp Yazıcıoğlu bloklarının kenarından sarkarken, annem “Kızım, neye bakıyorsun öyle dalgın dalgın?” diye seslendi. Hiçbir şey demedim, çünkü o an neye baktığımı ben de tam tarif edemiyordum: Aşağıda, küçük bir çukurda, naylan poşete sarılmış bir yavru köpek ; çaresiz, gözleriyle adeta ben buradayım diye bağıran bir can.
Koşarak ayakkabılarımı aldım, kapıdan çıktım. Nefesim kesilmiş halde bahçeye koştum. Ellerim titreyerek o poşetin ucunu çözerken, içimden geçen düşünceler birbiriyle yarışıyordu: ‘Nasıl yaparlar bunu, bu kadar mı vicdansız insanlar var?’
Yavru köpeği kucağıma aldığımda, gözleriyle bana bakıyordu; korku, merak ve bir parça da umut vardı orada… Bacaklarını zor kıpırdatıyordu. O an karar verdim, ismini Koki koydum. Neyi kaybettiğimi, neyi bulduğumu daha bilmeden hep beraber eve girdik.
İlk günler, ailede kimse Koki’yi istemedi. Babam sinirliydi: “Daha kendi başımızı zor sokuyoruz eve, bir de köpek mi eksikti? Bakamam ben bunun masrafına!” Annem ise çekinceli, temkinli: “Ev pis kokar, komşular şikayet eder. Hem kızım, okulun var, zamanını nasıl ayarlayacaksın?” Babaannem ise hiç konuşmadı ama bakışları her şeyi anlatıyordu, sanki, “evde başka derdimiz mi yok?” der gibi…
Ama inat ettim. Koki’nin her gün pansumanını yaptım, yavaş yavaş toparlanmasını izledim. O da bana alıştı; gözleriyle bana teşekkür eder gibi bakıyor, gece uykumda başucumdan eksik olmuyordu. Akşamları bazen Kasımpaşa parkına götürüyor, onun ilk defa çimenlerde koşmasına şahit oluyordum. Hayatımıza alışmış, evin küçük sevinci olmuştu.
Ama ailem hâlâ alışmamıştı. Annem bir sabah mutfağa girip iç çekerek, “Koki kaka yapmış! Gene kim temizleyecek bunu?” diye seslendi. Ben de artan bir öfkeyle, “Ben bakıyorum zaten! Hiçbir şey anlamıyorsunuz!” deyip, odama çekildim. O an anladım ki, Koki sadece benim değil, ailemin de nasıl bir sevgiyle başa çıkabildiğini test ediyordu.
Kış ayları zor geçti. Koki aniden hastalandı. Dışarıda soğuk vardı, cebimde harçlığım yoktu. Veterinere gidip, “Abla, ne olur indirim yapın, ben bir öğrenci kızım,” dedim, gözlerim dolu dolu. Kadın veteriner gözlerime baktı, elini Koki’nin başına koydu: “Canın canı başka türlü anlar. Sen merak etme, ben gerekeni yaparım.”
O gün Koki’yi kurtardık. Annem sabaha kadar başucumuzda oturdu, başını okşadı. O zamandan beri aralarında tuhaf bir bağ oluştu. Babam ise mesafesini korudu ama Koki’nin eve getirdiği neşeyi inkar edemiyordu.
Lise yıllarımın sonuna doğru, büyük kavga çıktı. Bir gün eve döndüğümde, Koki yoktu. Annem ağlıyordu. “Baban kızdı, apartmanda biri şikayet etmiş, barınağa göndermek zorunda kaldık!” Birden elim ayağım boşaldı, yere çöktüm.
Birkaç gün boyunca hiçbir şey yapmadım, yemeği reddettim, herkesle konuşmadım. Geceleri uykumda, Koki’nin yanımda olmadığını fark ederek ağladım. Nihayet bir sabah, kendime geldim, mücadeleye karar verdim. Kızılay’daki hayvan barınağına gittim, birbirinden korkmuş, çaresiz gözlerle bakan onlarca köpeğin arasında, titreyen Koki’yi buldum. Bir elimde tutanak, diğer elimde kalbimin ağrısıyla, orada çalışan Melahat Hanım’a seslendim:
“Benim köpeğim… Benim canım o! Lütfen… Ona burada bakamazlar, o bana alışık! Beni bırakmayın, ne olursunuz!”
Barınak görevlileri de bu dramatik halime dayanamadı; süreci hızlandırdılar. Annem gece yanımda dökülen gözyaşlarımı duyunca, sonunda pes etti; babam ise işin sadece barınak masrafıyla biteceğini sanıyordu. Ama Koki eve dönünce, her şey değişti. Artık Koki hep benimle, her akşam başucumda, ders çalışırken ayağımın dibinde uyuyordu. Bazen, ailesiyle arası limoni olan bir köpekten, belki de herkes anlayabilecek bir insan yalnızlığının aynasını görüyordum.
Günlerden bir gün, büyükbabam hastalandı. Yoğun bakım, hastane koridorları, camdan bakan gözler… Ben ise başucunda, ona Koki’nin hikayesini anlattım: “Bak dede, herkes birini atacak kadar cesur sanıyor kendini, ama sevgiyle bir hayatı kurtarmaya yetecek cesaret çok az insanda var.”
Büyükbabam gözlerini araladı, elimi sıktı. “Senin yüreğin değişik kızım. Sen ne olursa olsun o köpeği bırakmadın, ailesini bir arada tutan sevgi oldu belki de… Her şey yavaş yavaş değişir, sabretmek lazım.”
Bugün üniversitedeyim. Yalnızlık ve sevgi üzerine çok düşündüm. Koki artık yaşlandı; gözleri görmüyor, yavaş yürüyebiliyor… Ama beraber geçirdiğimiz beş yıl, bana hayatın en gerçek yüzünü gösterdi. İnsanlar kolay vazgeçiyor, yaşarken sevdiklerinin değerini bilmiyor, bir canı atmakla kurtulacağını sanıyor. Oysa sevgi, acıdan bile güçlü. Koki’nin baktığı gözlerde, ailemin geçirdiği mücadelede kendimi buluyorum. Belki de en çok kaybettiğimiz şey, birbirimize olan sabrımız.
Acaba diyorum, siz olsaydınız benim yerimde, yoldan geçen bir hayatı kurtarır mıydınız? Bir köpeğin ya da bir insanın verdiği sevgiyi, ailedeki çatışmalara rağmen koruyabilir miydiniz? Kimi zaman onunla aynı odada yalnız hissettiğimde, hala soruyorum: Asıl terk eden kim, aslında?