“Ya Sat Eve, Ya Beni Kaybet”: Bir Evliliğin Ucunda Geçmişe Tutunmak

“Ya o evi satarsın, ya da artık ben yokum!” Baran’ın sesi, mutfakta kahvaltı tabaklarının arasında yankılandı. O an boğazımdaki düğümü yutkunur gibi denedim ama nafile… Annemlerin Eskişehir’deki eski apartman dairesi bende sadece bir taş yığını değildi. Baran’ın yüzündeki ciddiyet, gözlerimden damlamak üzere olan yaşla birleşince, nefes alamaz oldum. O evin duvarlarına çocukluğumun neşesini, annemin sabah kahvaltılarını, babamın sandalyedeki şarkılarını, ilk kavgalarımı, barışmalarımı gömmüştüm. Şimdi “sat” diyordu, bir de asla geri dönme!

Uzun süre sessiz kaldım. Yaşlarımı göstermemek için mutfak penceresinden dışarı, arka bahçeyi izledim. Kelimenin tam anlamıyla köşeye sıkışmıştım. Baran, birkaç ay önceki iş değişikliğinden sonra kendine güvenini yitirmişti sanki. Sürekli “Yeni bir başlangıca ihtiyacımız var!” deyip duruyordu. Ama neden benim geçmişimi yakmak üzerinden bunu yapıyordu, anlamıyordum. O evde büyüyen tek çocuk bendim, kardeşim bile yoktu. Annemler vefat ettikten sonra, orası bana kaldı. Yıllardır işte köşedeki dolabın, banyodaki eski çinilerin, balkondaki çiçeklerin hatırası… Bir türlü sitem edemiyordum Baran’a. Çünkü o da hep suskun, “Yoruldum” diyen bir gözle dolaşıyordu evde. Yine de, “Baran, bu ev bir taş değil, benim çocukluğum!” diye haykıramadım. Sadece, “Düşünmem lazım” diyebildim.

O sözlerden sonra günler geçti. Evde çıt çıkmadı. Her akşam ekmek arası bir sessizlik, her sabah çayın yanında bir boğukluk. Rüyalarımda annem elini uzatıyor gibi oluyordu: “Deren, sakın bırakma bizi!” O kadar gerçek ki, uyandığımda yorganıma sarılıp sessizce ağlıyordum. Bir gün işten eve döndüm, Baran yine salonda tek başına oturuyordu. Yüzü kederliydi, televizyonda eski bir Yeşilçam filmi oynuyordu. Yanına oturduğumda, eliyle uzaktan kumandayı kapattı.

“Bak, anlıyorum.” dedi istemsiz bir mahcubiyetle. “Ama o eve takılıp kaldıkça, biz birlikte neye varacağız? Hep bir şeyleri geçmişte bırakmak istemiyorsun. Beni hep o kapının arkasında mı bekleteceksin?”

Bir anda içimde yıllardır sakladığım öfke, acı ve özlem karıştı birbirine. “Sen o evin sadece tapusunda adımı görüyorsun. Ben orada insanlarımı, geçmişimi, hayatta kalma nedenimi görüyorum. Baran, sen hiç benden böyle bir şey istediler mi? Hiç babaannenden kalan bir sandalyeyi bile gözyaşlarınla sakladın mı?”

Bir an sessizliği sanki bütün mahalle duydu. Kendi sesimden bile ürktüm. Baran ilk kez bana dokunur gibi, sadece sessizce başını eğdi. Sonrasında sofrada çatallarımızın tıkırtısı bile kavgaydı. Dışarıya çıkıp yürüyüş yaptığımda, Eskişehir’in eski sokaklarını hayal ettim. Annemlerin evi şimdi boş, yıllardır haftada bir gider köşe bucak silerim. Orada her anı taptaze, kapıdan girdiğimde sanki annem yemek hazırlıyor, babam radyonun sesini kısıyor. Durduk yere gözlerimden yaş süzüldü.

Baran’ı anlamaya çalıştım, defalarca… Kendi babası yıllar önce iflas ettiklerinde ailesinin her şeyini satmışlardı. Baran hâlâ o acıyı, yoksulluğu anlatır, “Bir gün yine her şeyimizi kaybederiz” derdi. O korkusunu bana da bulaştırıyordu. Fakat ben, sahip olduğum şu eski ev parçası dışında hayatta hiçbir şeye dört elle tutunmamıştım. “Belki Baran haklıdır” diye düşündüm, “belki geçmiş beni hapsolmuş bırakıyor…”

Yine de, karar veremedim. Her şeyin başında Baran’ı ne kadar sevdiğimi biliyordum ama annemlerin evi, bana onların bıraktığı tek emanet. Sonunda ablamın bir arkadaşı Figen Ablaya danıştım. “Bak Deren,” dedi bana bir akşamüstü rakı masasının sonunda, “Evin duvarlarını satabilirsin, ama anılarını satamazsın. Hiçbir erkek böyle bir ultimatom veriyorsa, ya sevdiğini anlamamış, ya da kendisini çok kaybolmuş hissediyordur.” Gözlerim doldu, bir süre konuşamadım.

Geceleri artık uyuyamaz oldum. Baran uyuduğunda sessizce salona geçip annemlerin evinin anahtarına dokunuyordum. Bir akşam, yine anahtarı avucumda sımsıkı tutarken Baran uyanmış, kapıda beni izliyormuş. “Yine o anahtar… Ha Deren?” dedi yorgun bir sesle. “Sen hiç bir gün bırakmayı düşündün mü?” Başımı kaldırıp gözlerinin içine bakabildim ancak. “Bir gün, bırakmak zorunda kalırsam ben kim olacağım?” dedim. O zaman Baran sustu. Uzun bir süre karşılıklı oturduk, konuşmadık. Anladım ki bu mesele sadece bir ev meselesi değildi. Bu, kimliğimi, geçmişimi ve hatta evliliğimi nasıl yaşadığımın hesabıydı.

O sabah annemlerin evine gidip pencereleri açtım. Taze bir bahar havası doldu içeri. Annemin eski dikiş makinesinin başında ağladım. Yıllardır onun bana öğrettiği gibi dikiş diktim. O anda ilk kez içten içe “Serbest bırak… Bazen geçmişi bırakmadan yeniye yer açılamıyor” dedim. Akşam eve döndüğümde Baran hâlâ kararımı bekliyordu.

“Düşündüm,” dedim, “Bu evi satmayacağım. Ama bu seni üzüyorsa, burada ikimiz birlikte yaşayamayacaksak… Belki de yollarımızı ayırmak gerek.”

Baran, kanepeden kalkıp yanıma geldi. Gözleri yaşlıydı. “Seni kaybetmek istemiyorum ama kendimi de bu kadar köksüz hissetmekten bıktım” dedi. Birbirimize sarıldık ama ikimiz de eski biz değildik artık. Ertesi gün Baran eşyalarını toplamaya başladı. Bir anda hayatımın en yalnız sabahını yaşadım.

Şimdi yalnızım ve annemlerin evinin anahtarı yine avucumda. Hiçbir seçim kayıpsız olmuyor. Hâlâ düşünüyorum: Geçmişime tutunmam mı doğruydu, yoksa her şeyi bırakıp bambaşka bir hayatı denemem mi lazımdı? İnsan bazen geçmişle evliliği arasında kaldığında neyi seçmeli, siz olsanız ne yapardınız?