Telefonum çılgınca çalarken, rüzgârın göl kıyısında saçlarımı savurduğu o pazar sabahı… Sadece eşim Gürkan’la baş başa, nihayet huzurlu bir kahvaltı yapacağımızı sanmıştım. Gözlerim korkuyla açıldı, çünkü ekranda yine annemin ismi yanıyordu. Boğazıma bir düğüm oturdu: Yine kim, ne sebeple, bu defa ne kadar kalmak isteyecekti?
Son iki aydır, evimiz sanki Büyükada’da lüks bir pansiyonmuşçasına, her hafta sonu bir başka akraba, komşu ya da aile dostu tarafından istila ediliyordu. Uzakta, Zehirli sarmısağı andıran ima dolu cümlelerle kapı eşiğimizde beliriyorlardı: “Ayfercim, ne güzel yapmışsınız şu evi… Şöyle bir iki gece kalabilir miyiz? Hani şu gölde balık mı tutsak, mangal da yaparız, ne dersin?”
Dediğim gibi, sessiz sakin bir yaşam hayal etmiştim; ama ailemin sınır tanımazlığı, evimizi bir kaçamak oteline çevirmiş, sabır taşımı günden güne eritmişti. Dahası, her fırsatta gelen misafirlerin bitmek bilmeyen istekleri ve “sen şöyle yap, böyle yapsana” türünden akıl vermeleriyle boğuşuyordum. Kapanmayan mutfağımın tavanında kaç kez dua ettim bilmiyorum; tek bir pazar günü olsun, sadece Gürkan’la vakit geçirebileyim diye…
Ama asıl neden sinirlerim bu kadar gerildi, neden eşimle konuşmaktan çekinir oldum, annemin karşısında neden hâlâ kendi evimde bile çekingen davranıyorum? Tüm bu sorular beynimi kemiriyor… Herkesin önünde kocaman bir cesaretle “Hayır!” diyebilecek miyim dersiniz? Yorumlarda, hikâyemin dönüm noktasını ve almam gereken büyük kararı anlatacağım. Gözlerinizi ayıramayacağınız sonu birlikte düşünelim! 👀✨